Kumru Tanıtım ve Haber Portalı
Anasayfa Haber Ara Foto Galeri Videolar Anketler Müzik Dinle Sitene Ekle Tollbar İletişim RSS

MENÜ

KUMRU

HABER 7 SON DAKİKA

HABER ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZİ BEĞENİN

EN ÇOK OKUNANLAR

Dil Yarası

Ahmet ÇAPKU

04 Aralık 2012, 12:17

Ahmet ÇAPKU

Herhangi bir konuyu anlamak ve belli ölçüde anlamlandırmak için gündelik dilimizde ne çok teşbihler, temsiller, taklitlere başvururuz. Ancak bunların hemen her biri bize hakikati olduğu gibi vermez yani bunlar meseleyi isbat değil izah ederler. Yüz güzeli mi dil güzeli mi, sorusuna eskiler dil güzeli daha değerlidir cevabını vermişler. Zira biri geçici öbürü ise kalıcı ya da biri zahirî öbürü ise batınî güzellik ile ilgilidir. Biri kendini hemen gösterir öbürü ise yolda anlaşılır. Kim bilir belki de bu gerçekten dolayı olsa gerek Hz. Ömer'e atfedilen şöyle bir söz vardır: "Size geleni görünüşüyle ağırlayın, fikirleriyle uğurlayın." Onun için insanı tanımak hem vakit isteyen hem de zor olan bir sanattır. Buna mukabil insanı insan yapan özü tanımanın önünde ise ne çok engel vardır: Şöhret, zahiri güzellik, duygular, ön yargılar, geleneğin getirdiği değere ilişkin kabuller, mevki makam vb. Bütün bunlara rağmen insanın bir ömür aradığı husus ise hep kalıcı olana dairdir. Geçici olanlar hep elenir gider. Çünkü maddi yani oluş bozuluşa tabi olan her şeyin kemâl gibi zevâli de söz konusudur. Maddi olan şeye tutkunun sınırı aşılınca iş tersine döner. Halbuki batınî/manevî olan için böyle bir durumdan söz edilemez. Dil güzelliği, gönül hoşluğunun da kalıcı güzellikler arasında olduğunu söylememize gerek yok sanırım. Dil ve dostluğa dair vaktiyle şöyle bir hikaye okumuştum

                "Günün birinde ormanda dolaşan yaşlı adam, bir ayıya rastlar. Tanışır ve kaynaşırlar. Dostlukları ilerler. Zaman içinde senli benli olurlar. Ancak ayının görüntüsü adamın pek de hoşuna gitmez ve bir gün kendini tutamayıp, ayıya; 'Biliyor musun? Çok pissin!' deyiverir... Bu sözden gönlü çok kırılan ayı, yerdeki baltaya işaret eder ve; 'Öyleyse şu baltayı vur kafama!' der. Olurdu olamazdı şeklindeki bir tartışmanın akabinde adam anlar ki, ya baltayı ayının kafasına vuracak ya da balta kendi kafasına inecektir! Nihayet istemeyerek baltayı kaldırıp ayının tepesine indirir! Şerha şerha akan kanlar içinde ayı, vatanı ormana döner. Yaralı halde giderken de, ömrümüz olursa seneye yine burada bu vakitte buluşalım, der. Adam çâr-nâçar bir yıl sonrasını umutla ve üzüntüyle bekler. Vakit dolar ve yaşlı, belirlenen yere gider. Bakar ki, dostu ayı iyi olmuş ve gelmiştir. Bunu gören yaşlı; 'A, iyi olmuşsun, iyi olmuşsun!' diye sevincini ızhar eder. Ayı ise, 'Evet, o bedenimdeki yara iyi oldu. Fakat senin o dilinle açtığın yara ise hâlâ kanıyor!...' cevabını verir."

                Dili öğrenmede içinde doğup büyüdüğümüz çevrenin etkisi elbette yadsınamaz. Bu durum, kişiyi aşan metafizik bir olgudur şüphesiz. Ancak insana düşünme, olup bitenden ders çıkarabilme, iradesini iyi-kötüye yöneltebilme gibi pek çok insanî hasletler verilmiştir. Mevlânâ'ya, 'bu kadar güzel edebi nereden öğrendiniz?' sorusuna o büyük gönül insanı, 'edebsizlere baktım, onların yaptıklarının tersini uyguladım' diyerek cevap vermiş. Bu açıdan dil, düşüncenin dış yansımasıdır/(zâhir) yani dervişin fikri/(bâtın) ne ise zikri de odur hesabı bir şekilde bizim düşünce dünyamızla ilgilidir. Şu halde iç yansımamızın bir tür aynası olan dili güzel konuşabilmek elbette iç dünyamızı inşa ile doğrudan irtibatlıdır diyebiliriz. Öyleyse öncelikle yapılması gereken şey, iç dünyanın ya da gönül dünyasının inşa ve imarıdır. Bunun gündelik hayatımızda oldukça belirgin tezahürlerini, birbirine benzeyen ahlaka sahip kişilerin öbeklendiği farklı muhitlerde görmek mümkündür. Bal tutan parmağını yalar fehvasında 'yivdinin yerinden yivdin biter' ve 'armut dibine düşer'. Başka bir ifadeyle 'her kap içinde olanı dışına sızdırır.' Buna göre kişi hangi muhitte ve kimlerle düşüp kalkar ise onlardan etkilenmesi kaçınılmazdır.

                Bununla birlikte çok iyi bir çevrede yaşayıp da iradesini kötüye kullanarak dilini yani gönlünü harap edenler yanında nâhoş bir ortamda doğup da kendini billur avizeye dönüştürenler de yok değildir. Fakat bunlar genelde nadir durumlardır. Ancak insan evladından istenen şey, hangi muhitte olursa olsun, kendini daima bâkî kalabilecek durumlara yöneltmesidir. Bu açıdan çok iyi muhitte doğan ve yaşayanların bir garantisi olmadığı gibi nâhoş muhitte yaşayanlar için de kapı kapanmış değildir. Hayat her zaman farklı yapıların ortaya çıkmasına imkan sunar.

                Dilin en zirve halinin şiir olduğunu ifade ederler. Gerçekte Kur'an'da da bir tür şiir dili olduğunu okuyanlar farkederler. Şiirin hayal ile ilgili olduğu bir gerçektir. Demek ki, hayal dünyasının güzel olması, onun iyilikleri hayal etmeye yöneltilmesi ve onun en güzel biçimi olan şiir diliyle zuhur etmesi gerçekte kişinin eylem olarak iyiye yönelmesinde önem arzeder. Bu açıdan gönül dünyamızı tamir veya tahrip eden şeyleri bir tasnife tabi tuttuğumuzda acaba nasıl bir muhitte yaşıyoruz, sorusu elbette ferdin kendisi ile ilgilidir. Ne var ki, sözü edilen 'iyi'ye yönelme ve kendimizi oraya yöneltme iradesi her zaman elimizdedir. Ve asıl olan da odur. "Allah dış kalıplarınıza ve mal ü mülkünüze değil, kalplerinize ve yaptıklarınıza bakar" hadisini hatırlamanın yeridir. Dış kalıpları ve zenginliği veren zaten O'dur ama iradeyi yöneltme ve o irade doğrultusunda bir davranış sergileme sorumluluğu kişiye aittir. Yani asıl olan sûret değil sîrettir.

                Çok değerli bir hocamla sohbet ederken bana şöyle demişti: "Niçin biz insanlar, bizde şu kadar emeği olan yakınlarımıza karşı kırıcı, kaba olabiliyoruz da hasbelkader hayatın bir aşamasında kendileriyle bir iki defa buluştuğumuz kişilere karşı inanılmaz derecede mütebessim, nazik, iyi insan davranışı sergileyebiliyoruz?! Bunu anlamakta zorlanıyorum." Ana babaya "öf" bile demenin yasaklanması acaba böylesi bir bakış açısıyla mı daha iyi anlaşılabilir? Belki de. Hasbî bir sevgi ve cömertlik ile bizlere emek harcayan nice insan vardır hayatımızda. Sanırım bir çok sıkıntı, o büyük iyi niyet ve emeği öteleyip kendi 'ben'imizi öne çıkarmaktan kaynaklanıyor. Modern insan ise, istisnalar müstesna olmak kaydıyla, ne çok 'ben'cildir diyesi geliyor insanın. Zira modern hayat 'ferdiyet' üzerine kurgulanmıştır. Özne hep merkezde bulur kendini bu dünya tasavvurunda. Halbuki bizim kadim geleneğimiz kulağımıza hep şunu fısıldamıştır: "Çekilirsin aradan / Kalır seni Yaradan", "... Hepisinden iyice / Bir gönüle girmektir."

                Dile dair bu hasbihal çerçevesinde şu hikayeyi hatırlamanın yeridir: Vaktiyle sultanın biri ürkütücü bir rüya görür. Güvendiği ne kadar kâhin, büyücü, rüya yorumcusu... varsa çağırır ve rüyayı yorumlamalarını ister. Rüya büyük oranda kendini ele verir niteliktedir fakat bunu sultana kim nasıl söyleyecektir? Nihayet içlerinde bir büyüğü seçerler ve siz bunu arzediniz derler. Rüya yorumcusu şunları söyler sultana: Efendim, sizler ulu sultanımız olarak uzun ömürlü olacak ve hayatınızda pek çok sıkıntı ve acılar çekeceksiniz! Eşiniz, çocuklarınız.... şu şu şekilde ölecek, şu şu savaşları kaybedecek.... siniz!... Bunları duyan sultan iyice ürker ve bunu dile getiren rüya yorumcusu için 'vurun kellesini!' diye ferman buyurur. Ancak içindeki ürperti hâlâ devam etmektedir. Bu sefer başka bir yorumcu çıkar meydana ve : "A sultanım! Sizler memleketimizin yüce sultanı olarak .... işleri yapacak, pek çok güzel günler görerek uzun ömürle muammer olacaksınız. Şu kadar var ki, sizler yüce sultanımız olarak eşinizden, çocuklarınızdan.... daha uzun ömürlü olacaksınız!" diyerek sözü bitirir. Böylesi bir sözün ardından sultan ferahlamış biri olarak, 'buna şu kadar ihsanda bulunun' diye ferman eder. Gerçekte her iki yorumcunun söylediği şey aynıdır fakat sadece söyleme şekli farklıdır. Onun içindir ki; "Söz ola bitire savaşı / Söz ola kestire başı / Söz ola ağulu aşı / Yağ ile bal ede bir söz" demişlerdir.

                Demek ki, gönül anlamındaki dilin aynası olan zahirî dilimiz/(teleffuz) bizim iç dünyamızın ne olduğunu ele veren bir yansımadır. Asıl olan o iç dünyadır. Kişioğluna düşen şey, öncelikle iç dünyasını ıslah ve imar etmesidir. Şu halde, 'Padişah girmez saraya, hâne ma'mûr olmadan' diyen şaire kulak vermek gerek. Bunun için önden yürüyen kişi, kurum ve tarih yapıcılara/ve yazıcılara büyük sorumluluklar düştüğü aşikardır. Ne de olsa onlar, arkadan gelenler için birer model olma vazifesini üstlenmiş durumdadırlar.

Bu makale 5083 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

YAZARLAR

Kuşların Öyküsü20 Mart 2020

TERÖRÜ LANETLİYOURUZ

  
 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

HAYDİ SOHBET EDELİM

SOHBET İÇİN TIKLAYINIZ
İSTATİSTİKLER

İSTATİSTİK

 Sitemizde 13 kategori, 2237  haber bulunmaktadır.

 Bu haberler toplam 13604673  defa okunmuş ve 2756 yorum yazılmıştır.

 

REKLAM ALANI

Kumruluyuz.biz Kumrukent.com © 2005 Tüm Hakları Saklıdır
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Kumruluyuz.biz & Kumruluyuz.com ve Kumrukent.com un© 2005 Her Hakkı Saklıdır. www.Kumruluyuz.biz , www.Kumruluyuz.com ve www.Kumrukent.com  un hiç bir kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısı yoktur. Tamamen kişisel bir sitedir. Web sitemizin dışında farklı siteler kaynak gösterilerek yayınlanan haber ve içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz. Web sitemizde yayınlanan Köşe Yazıları, Makaleler ve Yorumlardan Yazarların kendileri sorumlu olup; içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz.  Sitemizde yayınlanan içerikler izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Destek & Bilgi: admin@kumruluyuz.biz | Yazılım: Mydesign| Bu Site En İyi (Tüm Tarayıcılarla) 1024*768 Çözünürlükte Görüntülenir.

Altyapı: MyDesign