Kumru Tanıtım ve Haber Portalı
Anasayfa Haber Ara Foto Galeri Videolar Anketler Müzik Dinle Sitene Ekle Tollbar İletişim RSS

MENÜ

KUMRU

HABER 7 SON DAKİKA

HABER ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZİ BEĞENİN

EN ÇOK OKUNANLAR

Abdullah [Tepe] Hoca ile Hasbihâl

Ahmet ÇAPKU

18 Eylül 2013, 00:23

Ahmet ÇAPKU

Kendisinin etkili bir hatip olduğuna sanıyorum şehit Zekeriye Çalışıcı’nın cenaze merasiminde tanık olmuştum. Orada cenazeye iştirak eden pek çok insanın sohbet esnasında gözyaşlarına hakim olamadıkları hâlâ gözümün önündedir. O yıllar Çatak’ta Halil Hoca ile birlikte Kur’an hizmeti veren Abdullah Hoca’yı sonraki zamanlarda yakından tanıma imkanım oldu. Bu yazıda Abdullah Hoca’nın kısaca hayat hikayesi ve Kur’an hizmetine adanmış bir ömürden bazı kesitleri kaleme almak istiyoruz.


01.01.1949 tarihinde Fatsa ilçesine bağlı Kösebucağı köyünde Davut ve Sultan çiftinin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Babasının dedesi olan (Molla Davut lakabı ile bilinen) Davut ise kendi zamanında köyün önde gelen hocası imiş. Annesinin amcası olan Emrullah Efendi, Ünyeli meşhur müderris Yusuf Bahri Efendi ve Abdi Hoca’nın [Abdurrahman Hilmi Bilici] talebesi olmuş. Kösebucaklı Hasan Hoca, mezkür Emrullah Hoca’nın ilmî yönüne işareten; ’Kitabı fazla yok idi ama çok iyi bir âlim ve hoca idi. Şayet İmam-ı Azam dünyaya gelmemiş olsa idi ona İmam-ı Azam denirdi!’ dermiş.


Küçük yaşlarda (6-7) iken mahallenin sıbyan mektebine gönderilen küçük Abdullah, ailesinin maddi imkansızlıkları yüzünden devlet okullarına (ilkokul, ortaokul ve lise) gidememiş. Mahalle mektebinde okurken elif-bâ cüzü alacak kadar bile ailesinin parasının olmadığı bir devreden söz ediyoruz. Öyle ki, 1956-57’lerde köy mektebinde talebeyken Kur’an okumaya geçmeden önce okunan Amme, Tebâreke, Kadsem [Gad semiallâhü/ 28. cüz başı] cüzlerini arkadaşlarından ödünç alarak okurmuş. Aynı şekilde mahallesinin mühim simalarından Müezzinoğlu Hasan Hoca’dan Tebâreke cüzünü emanet ve ödünç alarak okuduğunu hoş bir anı olarak dile getiriyor. Günün birinde köyün eşrafından ve büyüklerinden olan Mustafa Efendi diye tanınan şahıs, köyde sıbyan mektebi okutan ve Kara Ali diye bilinen Ali Hoca’yı ziyarete gelir. Mektepte otururken ve hocanın derslerini dinlerken talebe Abdullah derse gelir ve dersini okur. Dersine iyi çalışmış olmalı ki, okuması hoşuna gider ve ‘Bu kimin çocuğu’ diye sorar. Kara Ali Hoca ise ‘Bu, Davut’un oğlu’ der. ’Pekiyi önünüze okumaya gelirken o, cüzü başkasından aldı. Onun cüzü yok mu?’ diye sorunca Kara Ali Hoca ‘Onun cüz almaya parası yok, onun için arkadaşının cüzünde okuyor’ der. Bunu duyan Mustafa Efendi cebinden kesesini çıkarır ve küçük Abdullah’a 50 kuruş verir. ’Bununla baban sana cüz alsın’ diye ilave eder. Talebe Abdullah utangaç olduğu için parayı almaz. Daha sonra Mustafa Efendi parayı Kara Ali Hocaya verir ve ‘Sen akşam giderken verirsin’ der. Ve öyle de olur. Talebe Abdullah böylece ders cüzlerini alabilmiş ve Kur’an okumaya geçiş yapabilmiştir. Daha sonra Kösebucaklı Hasan Hoca’dan Kur’an dersi alarak Kur’an okuma imkanı bulmuştur.


1962’lerde Kösebucağı Köyü’ne Fatsa’nın Hıdırbey Köyü’nden Ahmet Uslu Hoca resmi Kur’an kursu hocası olarak atanır. Talebe Abdullah, Ahmet Uslu Hoca’da 1962-64 yılları arasında Arapça (Emsile, Bana, Maksud, Avamil, Izhar vd.) okur. Ancak bu dersin kitaplarını temin etmek hiç de kolay değildir. O zamanlar değeri 15 TL olan bu kitapların parasını bulabilmek için babası, mahalledeki onbeş haneyi gezmiş ve fakat parayı temin edememiştir. Bunu gören talebe Abdullah, ‘Babacığım bu durumda nasıl okuyayım. Başka şeyle meşgul olayım hiç olmazsa’ diyerek içinde bulunduğu duruma bir tür hayıflanarak iç geçirmiş. Fakat babası fakir de olsa okumasında ısrarcı olmuş. Ahmet Uslu Hoca’nın 3 yıl sonra Fatsa’ya tayini yapılınca talebe Abdullah, Fatsa Çatalpınar’da talebe ve kurs okutan Mustafa Önden Hoca’da okumaya başlar. Her gün saatlerce yol yürüyerek Çatalpınar’a gidiş geliş ise başlıbaşına bir meseledir.


O zamanlarda Mustafa Hoca’nın 80-90 kadar talebesi varmış. Talebe Abdullah Arapçada Izhar dersi ve sonrasını Mustafa Hoca’da tahsil etmiş (1965-67 yılları). Talebe Abdullah Çatalpınar’da okurken 1966 Haziran’ında [daha sonraları adı İslamdağ olan] Çatak’ta kurs okutan Halil Tatlıgül Hoca Efendi’ye gelmek ister. Gerekçesi ise şudur: ‘Çatalpınar, Kösebucağı’ndan iki saat yaya yol tutarken Çatak en fazla yirmibeş dakika tutmaktadır.’ Bu durumun ne ölçüde sıkıntılı olduğunu anlayabilmek için Abdullah Hocanın talebe iken yaşadığı bir hatırayı buraya keydetmek gerekir. Hikaye şudur: Bir keresinde mevsim kıştır ve epey kar yağmıştır. Sabahleyin evden çıkan talebe Abdullah sabahın köründe tek başına 2 saatlik yolu çığır açarak (kar yolu açmak) yürümek zorunda kalır ve Çatalpınar’a ulaştığında belinden aşağısı sırılsıklam sudur ve üşümüştür. Çatalpınar’a inince bir köprü altına gider ve pantolonunu falan çıkarıp sıkar ki, pantolunu bir nebze kurumuş olsun. O haliyle kursa gelir ve bir yolunu bulup sobanın yanına oturarak dersini dinlemeye başlar. Biraz ısınır ve sobaya dönük olan tarafı kurur. Nice zaman sonra başka bir arkadaşı ile yer değişir ve diğer tarafını kurutur. Aynı macera akşam eve dönüşte de tekrarlanır. Bu haliyle oraya okumaya 2 yıl gidip gelir.


Bu şartlara daha fazla dayanamayan talebe Abdullah, Çatak’ta okumayı kafasına koyunca babası ile birlikte Çatalpınar’a Mustafa Hoca’dan izin almaya giderler. Bu noktada Abdullah Hoca, Mustafa Hoca’dan izin almadan giden talebelerin başlarına kötü şeylerin geldiğinin tecrübeyle sabit olduğuna dair inancını dile getirir. Dolayısıyla bu konuda talebelerde hem bir endişe hem de edep kültürünün bir gereği olarak izin isteme durumu söz konusudur. O sıralar Kafiye, Celâleyn Tefsiri ve Emâlî gibi üst seviyede dersler okuyan talebesinin başka yere gitmesine Mustafa Hoca’nın rızası olmamış ve adeta onu azarlarcasına ‘gidersen git!’ demiş kırgın bir üslupla. Hocasının bu tavrı üzerine talebe Abdullah hayli tedirgin olmuş. Fakat babası, ‘Bu da hoca, o da hoca. Sen Dağgüvezi Çatak’ına git’ der. Bunun üzerine talebe Abdullah, Çatak’a Halil Tatlıgül Hoca’ya gelir. 3 gün derslere devam eder ancak içinde bir acı ve korku vardır. Çünkü Mustafa Hoca’dan muvafakat almayan ve hele hocasının âhını alan kişinin iflah olmayacağı düşüncesindedir.


 Nihayet Çatak’a gelip dersleri anlamakta zorlanınca babasına, ‘Babacığım ben derslerden bir şey anlamıyorum ve daha da kursa gitmiyorum!’ deyip kitapları bir kenara bırakır. Ancak fazla zaman geçmeden kitapları eline alıp Mustafa Hoca’nın kendisine kırılmasının önüne geçmek için tekrar Çatalpınar’ın yolunu tutar ve 5-6 ay kadar orada okumaya devam eder. Nihayet Ramazan ayı gelince talebeler izine çıkmışlar. Ramazan dönüşü Mustafa Hoca, talebesi Abdullah’a, ‘Yahu ben senin Çatak’a gitmeni uygun görmemiştim. Oradaki hocayla tanıştım. İyi bir hoca. Sen oraya gidebilirsin’ demiş. Talebe Abdullah’ın, hocasının bu sözlerini yine sitem dolu ifadeler olarak algılaması ve Çatalpınar’da okumaya devam etmesi üzerine Mustafa Hoca’nın, talebesi Abdullah’a yukarıdaki sözleri ifade etmesi üç gün boyunca devam etmiş. Ve dördüncü günün ikindi vaktinde diğer talebelerle birlikte Mustafa Hoca, talebesi Abdullah’ı Çatalpınar’ın çıkışına kadar uğurlamış. Bu durum karşısında yine endişeye kapılan talebe Abdullah, babasına; ‘Babacığım, bu iş yine olmuyor. Hocam bana gönlünden gelerek izin vermiş olamaz. Eğer durum bu ise ben daha da okumaya devam etmem’ deyince babası tekrar Çatalpınar’ın yolunu tutmuş ve Mustafa Hoca; ‘Benim ona hakkım anamın ak sütü gibi helal olsun. Gitsin Çatak’ta okusun’ demiş. Bunun üzerine Çatak’a okumaya gelen talebe Abdullah, yine üç gün boyunca dersleri dinleyici olarak takip etmiş. O zamanlar Çatak’ta okutulan dersler; Emsile’den Molla Cami’ye kadar alet/gramer dersleri, Gazi Beydavi tefsiri, Buhari, Riyazü’s-Salihin, Telhis, Ramazan Efendi (akaid), kelime tahlili şeklindedir. O zamanlar Çatak’ta Halil Hoca’da okuyan talebelerden şunları hatırlıyor Abdullah Hoca: Hikmet Saylan, Sıtkı Hacıvelioğlu, Kemal Ergeç, Bahri Süme, İsmail Tan, Şaban Erkuş, Abdulkadir Özyürek.


Üst seviyede dersler okuyan mezkür talebelerin halkasına katılan talebe Abdullah, ilk zamanlarda derslerden bir şey anlamakta zorlanırmış. 80-90 kadar talebenin okuduğu Çatak’a gelen talebe Abdullah’ın yaşı 16-17’lerdedir. Derslere dinleyici olarak katılan talebe Abdullah derslerin ağırlığı karşısında kendini yetersiz bulmuş. Bunun üzerine talebe arkadaşları; ‘Sen bizim  derslere katıl. Zaman içinde dersleri anlarsın. Biraz gayret et, biz de sana yardım ederiz’ demişler ve öyle de olmuş. Artık dersleri takip etmek isteğini Halil Hoca’ya dile getiren talebe Abdullah’a Halil Hoca, Mustafa Hoca’dan izin alıp almadığını sormuş. İzinli geldiğini anlayınca da ‘İzin kağıdı da getirmemişsin ama hadi neyse’ demiş ve onu talebeliğe kabul etmiş. 1969 Haziran’ında birinci icazet verilmiş Çatak’ta. Demek ki, Halil Hoca Çatak’a geldikten üç yıl sonra icazet vermiş. Ancak bu grupta yer alan talebelerin hemen neredeyse tamamı daha önce başka yerlerde bir miktar okuyarak gelen talebelerden oluşmuştur. İcazete Ordu’nun önde gelen hocaları ve Rizeli Mustafa Yıldız Hoca Efendi gibi önemli şahsiyetler iştirak etmişler.


‘O zamanlar klasik usulde ders okuyan talebelerin beklentisi neydi?’ sorusuna Abdullah Hoca şu cevabı veriyor: ‘Gerçekte bir beklentimiz yoktu. İleride bir yerlere geliriz, memur oluruz, mevki makam sahibi oluruz gibi bir umut da yoktu. Mesela Mustafa Önden hocam bize derslerde hep şunu anlatırdı: Çocuklar yeter ki okuyun. Kur’an’ı ve anlamını öğrenin. Köylerde tavukçuluk ve yumurtacılık (ticaret) yapın. İlle de resmi görev almak önemli değil. Buralarda insanlar gurbete gidiyorlar. Kadınlar ise ev ve tarla işlerine bakıyorlar. Bu kadınlar doğru dürüst okuma yazma bilmez, paradan falan anlamazlar. Siz burada ilim tahsil edip yarın dükkan açtığınızda, ticaret yaptığınızda bu kadınları/insanları aldatmazsınız. Haramı helali bilir ve ona göre davranırsınız, derdi. Dolayısıyla o zamanlar ilim tahsili hasbî idi.’ Böylesi hasbî ilim yolculuğunun aziz hatıralarından biri şu olmuş talebe Abdullah’ın hayatında. Yıl 1968’lerdir. Bir Cuma günü Beyceli Köyü’ne kursa kurban derisi toplanması amacıyla gider. Camide sohbet edip meseleyi halka duyurur. Cuma namazından sonra Abdullah Hoca’yı Hakkı Hoca adındaki şahıs evine davet eder. Abdullah Hoca, Hakkı Hoca’nın evinde İrşadü’l-gâfilîn isimli Osmanlıca matbu bir kitap görür. O zamanlar bu kitabın Fatsa civarında bulunması zor imiş. Bulunsa bile talebe Abdullah’ın maddi durumu olmadığından kitabı alması mümkün değildir. Ve onu bir haftalığına okumak için ödünç alır. O zamanlar köylerde elektrik yoktur. İnsanlar gazlı (idare) lambalarla geceleri aydınlanırlar. Yorgun Abdullah geceleyin yanında gazlı lamba ile kitabın başına oturur. Yaklaşık yirmi sayfa kadar okur. Gecenin iki sularında uyku gözlerinden damlar ve orada uyuyakalır. Bu arada uyurken gaz lambası devrilir ve talebe Abdullah’ın uzanıp kaldığı yerdeki oturakları, yorganları falan yakmaya başlar. Emanet aldığı kitap da yanmaya başlar. Uyku içinde yoğun bir sıcaklık hissettikçe kendini ilerilere atan talebe Abdullah nihayet sıcağın etkisiyle uyanmak zorunda kalır. Uyanınca bir de ne görsün, ev yanmaktadır! Can havliyle bağırır, yardım ister. Derken uyanıp gelen ana babası yangını söndürür. Fakat kitabın bir kısmı da yanmıştır! Kendisinden kitabı emanet aldığı hoca, haklı olarak o haliyle kitabı geri almak istemez. Ve o kitap, o zamanın parasıyla yirmi liraya talebe Abdullah tarafından satın alınmak zorunda kalınır. Abdullah Hoca bugün bile hoş bir anı olarak mezkür kitabı kitaplığında özel bir yerde saklar…

 
Özel bir anı: Mütalaa esnasında yanan
İrşâdü'l-gâfîlîn kitabı ve Abdullah Hoca

 

Çatak’ta okurken dışarıdan okul bitirme düşüncesi talebeler arasında yayılınca talebe Abdullah da arkadaşlarıyla birlikte Samsun’a gitmiş. İmam Hatip Okulu birinci devre denilen orta kısmını dışarıdan verme düşüncesi ile gittikleri Samsun’da işler umdukları gibi gitmemiş ve onlar da geri dönmüşler. Ancak Halil Hoca’nın bu teşebbüse sert tepki göstereceğini düşünerek kursa geri dönmenin nasıl mümkün olacağını da düşünmeye başlamışlar. Halil Hoca çay ve limonu sever, çaya limon katarak içermiş. Bunu bilen talebe Abdullah bir miktar limon alıp Halil Hoca’nın yanına gelmiş. Selam–kelam faslının ardından talebe Abdullah, durumu Halil Hoca’ya uygun bir dille anlatmış ve hocasının gönlünü almış. Halil Hoca’nın tepkisinden çekinme sebebi ise önceleri onun bu duruma sıcak bakmıyor oluşu imiş.


İcazet aldıktan sonra Abdullah Hoca Kösebucağı’nda iki ay kadar sıbyan mektebi okutmuş ve ardından askere gitmiş. 2 Ağustos 1969’da Kayseri’de piyade olarak başladığı askerliğe Ağrı/Eleşkirt’te devam etmiş ve yirmi ay askerlik yapmış. Askerde de ilgilenen birkaç kişiye Arapça okutmuş ve Ramazanlarda teravih namazı kıldırmış. 1971’de terhis olduktan sonra Kösebucağı’na fahri Kur’an kursu hocası olmuş ve beş yıl bu göreve devam etmiş. Bu arada İmam Hatip Okulu orta kısmını/birinci devreyi dışarıdan vermiş. Burada iken on kadar hafız yetiştirmiş ve ilgilenen talebelere Arapça dersleri vermiş. Tam kadrolu olarak göreve başlaması 31 Mart 1976 tarihlidir. Fatsa/Bolaman Kayaca Köyü’nde bir yıl imam hatip olarak görev yapmış ve daha sonra Halil Hoca’nın tavassutuyla Mehmet Akif Köyü’ne imam hatip olarak atanmış. 28 ay kadar orada aslen imam hatip olmakla birlikte Kur’an kursunda talebe okutmuş. Halil Hoca Çatak’a geri dönerken yerine Abdullah Hoca’yı bırakmıştır.


Abdullah Hoca 1979’da (Mart ?) Kur’an kursu hocalığı imtihanına katılmış ve neticede Çatak’a 1979 Eylül’de Kur’an kursu hocası olarak atanmış ve buradaki hizmeti 1999’e kadar devam etmiş. 1991’de İmam Hatip Lisesi ikinci devre/lise kısmı sınavlarını vermiş. Çatak’ta kendisi resmi hoca iken Halil Hoca’da ilim tahsiline devam etmiş. Bu cümleden olarak İsagoci (mantık), Alaka, Feraiz (Siraciye) gibi daha pek çok önemli eserleri okumaya devam etmiş. Halil Hoca ile etraf köylerdeki merasimlere birlikte iştirak etmiş. Özellikle kursun ihtiyaçlarının karşılanması ve 1980 ihtilali sonrası sıkıntıların atlatılmasında Halil Hoca’nın hep yanında yer almış. Bu husus, mesai mefhumunun olmadığı bir görev anlayışı ya da kendini Kur’an hizmetine adama meselesidir denilebilir. Otuz yıllık Kur’an kursu hocalığı esnasında altmış gün kadar yıllık izin kullandığını ifade eden Abdullah Hoca bunun da otuz gününün resmi izinle hacca gitmek şeklinde geçtiğini dile getirir. Hemen her gün sabah namazından yarım saat önce kursa yollanır yine hemen her akşam gecenin onbir-onikisinde evine dönermiş. Kendisinin, ‘Çocuklarımla toplam otuz günlük birlikte kahvaltı yaptığım olmamıştır’ sözü kurs hayatının nasıl bir özveri ile yürütüldüğüne işaret eder sanırım. Evden kursa giderken çocukları uykudadır ve Abdullah Hoca, çocuklarını uykuda iken öpebilmiş ve kursa o haliyle yollanmış yıllardır. Bu konuda Abdullah Hoca’nın anlattığı şu hatıra dikkate değerdir:


‘Halil Hocamızın yanına gelen giden eksik olmazdı. Bir meselesi olanlar, dua almak isteyenler, kursla ilgilenenler, siyasetçiler vesaire. Bir keresinde akşam sularında tanımadığımız bir adam çıkageldi. Akşam namazı sonrası Hoca Efendinin odasına geldi, selam verdi. Derken sorular, sohbetler falan söz uzayıp gitti. Hoca Efendi hasta idi ve adamın sözü uzatmasından mustaripti. Ben de hocamızı bırakıp gidemiyorum. Derken adamın gitmek istemediğini anlayan hocamız; Abdullah Hoca bir çay hazırlatsan, dedi. Çay hazırlandı. Ve adam epey zaman sonra, eh haydi bana müsaade, dedi ve kalktı. Giderken de; Hocam siz burada talebe okutuyorsunuz. Geleniniz gideniniz oluyor. Şu da benden bir çay parası olsun, dedi bir miktar para bırakıp gitti. Hocamla baş başa kaldık. Bunun üzerine hocam bana; Yaa Abdullah Hoca. Bu işler böyle işte. Biz kendi vaktimizi bu adama ayırdık, evimize barkımıza gitmeyip adamla ilgilendik ve adama birkaç bardak çay ikram ettik. O da bize on paket çay parası verip gitti. Ne yapalım ki, kursun işleri böyle yürüyor ve biz buna katlanmak durumundayız. Akşam saat ona kadar uyudum uyudum, uyumadıysam kalbim beni sabaha kadar bir daha uyutmaz [O sıralar Halil Hoca kalbinden rahatsız imiş), dedi. Hocamın bu tavrı ve düşüncesi aslında bir gerçeğin ifadesi idi ve biz kurs işlerini böyle yürütmüştük.’


Halil Hoca yaklaşık üçbuçuk yıl kadar İstanbul Haseki’de okurken Çatak’taki ilmi faaliyetleri Abdullah Hoca yürütmüştür. Bu esnada yirmibeş kadar talebe Arapça, yetmişbeş kadar talebe hafızlık, elli talebe ise yüzüne Kur’an okuma ile meşguldür. Halil Hoca Haseki’den dönünce Abdullah Hoca kuş gibi hafiflediğini, omzundan büyük bir yükün kalktığını dile getiriyor. Ancak Halil Hoca Mayıs 1990’de rahmet-i rahmana kavuşunca aynı yük daha büyük bir sorumluluk bilinciyle Abdullah Hoca’nın omuzlarında kalmış ve o da bunu büyük bir özveri ile yürütmenin mücadelesini vermiş. Bu hususta Abdullah Hoca’nın gördüğü birkaç anlamlı rüyayı buraya not etmekte fayda vardır:


‘Halil Hocamız vefat edince ben biraz telaşlandım. Çünkü gelen talebe Halil Hoca için geliyordu. Şimdi ne olacak dedim kendi kendime. Bir gece rüyamda Fatsa’ya gidiyorum. Kamyonun üstündeyim ve ellerimle kamyona yön veriyorum. Derken kamyon yolun bir kenarına saptı. Kasadan indim, şoför mahallinde baktım ki kimse yok. Allah Allah, bu nasıl iş dedim ve uyandım. İçime; şoför Halil Hocamızdı, o ise artık yok, şeklinde bir düşünce doğdu. Daha sonra başka bir rüya gördüm. Kursun yanında hocamızın evinin önünde cemaatle namaz kılıyoruz. Yukarıdan aşağıya bir cip/jeep geliyor. Ve cip yolun bir kenarına saplandı. Çıkarmaya çalışıyoruz. Bir de ne göreyim, cipin sağ tekerleği yok. Uyandım. İçime şu düşünce doğdu: Sağ tekerlek Halil Hocamızdı, o ise artık yok. Bu rüyalar beni haliyle tedirgin ediyordu. Nihayet kursun ihtiyaçlarının karşılanması hususunda fındık toplanması gerekiyordu. Kur’an kursu yaz tatiline girdi. Arkadaşlar ve dernek üyeleri de tatile çıktı. Ben kursta yalnız kaldım. Bu esnada bir gece hocamı rüyamda gördüm. Şöyle ki: Hocam abdest almak için çeketini omzuna atmış, kollarını sıvamış bir vaziyette kursun çay ocağının önünde oturuyordu. Ben de Hoca Efendinin sağ yanında ayakta duruyordum. Hoca Efendi bana dedi ki: Abdullah Hoca sen de yalnız kaldın! Arkadaşların dağıldı, işiniz de çok, fındık işini nasıl yapacaksınız? Fındıklar da harmana indi, dedi. Ben de kendisine dedim ki: Hocam; ben bir liste yaptım. Cuma günü arkadaşları toplantıya çağıracağım. O gün kararı vereceğiz. Bunun üzerine hocam bana sağ elini uzatarak; Listeyi ver hele bir bakayım dedi. Ben de gömleğimin cebinde olan listeyi ona verdim. Aldı ve okudu. Listedeki kişilerden bazılarının isimlerini sayarak bana; Abdullah Hoca bunlar toplantıya gelmezler, dedi ve listeyi bana geri verdi. Fındık toplamaya ne zaman çıkacaksınız,  diye sorunca, Pazar günü çıkacağız, dedim. O da bana, Pazar günü çıkmayın. Fındık harmanda ama henüz taneye binmedi. Pazartesi gününden sonra yani Salı günü çıkın, dedi. Ve ben uyandım. Şimdi merak ediyordum, acaba durum nasıl olacak diye. Hasılı toplantıya çağırdığım o insanlardan hocamın, şunlar şunlar gelmez, dedikleri gerçekten gelmedi. Pazar günü fındık toplamaya çıkalım, dediğimde oradaki arkadaşlar, Pazar günü olmaz, düğün dernekler o gün oluyor, dediler. Pazartesi olsun, dediğimde, O gün Fatsa’nın pazarı, yine olmaz, dediler. Ve hocamın rüyamda dediği gibi Salı gününde karar kılındı. O yıl onbeş ton fındık toplandı. 210 kadar öğrenci kaydı yapıldı. Zamanın Fatsa müftüsü Abdurrahman Karaca bana; Abdullah Hoca çok şükür kurs yaşıyor! Halil Hoca sonrası ne olacak diye ben de endişe ile merak edip duruyordum, demişti.


Yine 1981 veya 1982’lerde gördüğüm bir rüya da benim için özellikle önem arzeder. Bir gece saat 01:00 civarları kurstaki odamda gündüz bitiremediğim öğrenci  kayıtlarını yaparken yorgunluktan uyuyakalmışım ve şöyle bir rüya gördüm. Çatak’ta cami önündeki yoldayım. Önde biri yürüyor. Ardında dört kişi var. Ben de onların ardından yürüyorum. Yaklaştım ve önümdeki kişiye; Şu önümüzde yürüyen kimdir? diye sordum. Sorduğum kişi, O Allah Rasülü’dür, dedi. Heyecanlandım. Peki, beni ümmeti olarak kabul ediyor mu diye ona sorsanız, dedim ve o da sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle geri döndü ve; Ya Ebâ Bekir, söyle ona kursa talebelerin başına dönsün ve ben de onu ümmetim olarak kabul ettim! dedi. Uyandım ki, bu rüyanın heyecanını hâlâ içimde hissederim.’


Uzun yıllar Kur’an hizmeti veren Abdullah Hoca, 1999 yılında yaşadığı bir takım bürokratik sıkıntılar nedeniyle Kur’an kursu hocalığından ayrılmak durumunda kalır. Gerek kurs hocalığı gerekse daha sonraki görevleri esnasında kendine düstur edindiği ilke şu olmuştur: İslama ve daireme/kurumuma zarar gelmesin. Kur’an kursu hocalığından ayrıldıktan sonra 1999-2004 yılları arasında Çatak/İslamdağ beldesine belediye reisi olarak hizmet eder. Siyasete girdiğinden dolayı pişman olmadığını ve hiçbir zaman ‘keşke’ demediğini dile getirir. Zira onun düşüncesinde Hz. Peygamber’in hayatına bakıldığında Kur’an hizmeti yanında siyaset, askerlik, ticaret, aile işleri, ilim faaliyetleri hep var olmuştur. Dolayısıyla siyaset de hayatın bir parçası olduğuna göre orada da pekala hizmet edilebilir ve edilmelidir. Bu noktada Abdullah Hoca, inancından taviz vermediğini ve insanlardan saygı gördüğünü dile getirir. Belediye hizmetleri esnasında gerek yurt içi ve gerek yurt dışına hizmet almak için gittiği zamanlarda hiçbir şekilde harcırah almamış. Çatak’a alt yapı hizmetleri sunmuş. ‘Çalmadım ve çaldırtmadım. Bu açıdan müsterihim’ diyor. Öyle anlaşılıyor ki, Abdullah Hoca’nın düşünce dünyasında, Mustafa Önden Hoca’nın ilim tahsili konusunda talebelerin helal haramı bilip insanlara insanca muamele etmeleri gerektiği yönündeki önerisi özellikle siyaset arenasında kendini daha belirgin şekilde hissettirmiş görünüyor. Zira Abdullah Hoca’nın siyaset sahnesine dair tecrübeleri ve sitemkâr serzenişleri ilim ehli-ahlak abidesi vatan evladı yetiştirmenin önemini insana hatırlatır niteliktedir. 

 
Halil Hoca zamanındaki çalışmaları ve o ruh halini hep özlediğini dile getiren Abdullah Hoca’nın ömrünün en bereketli yılları şüphesiz ki, Halil Hoca’yla birlikte geçmiş. Deyim yerinde ise Halil Hoca’nın en has talebelerinden biri olmuş Abdullah Hoca. Haseki’ye okumaya veya hacca gittiğinde yerine Abdullah Hoca’yı bırakması bile bunun önemine işaret eder sanırım. Bu yönüyle Abdullah Hoca, Halil Hoca’yı hep Allah’ın bir nimeti olarak görmüş ve bunu değerlendirmeye çalışmıştır. Dolayısıyla Halil Hoca’ya dair en sağlıklı bilgi alınabilecek önde gelen kişilerden biri de şüphesiz ki Abdullah Hoca’dır. Bu cümleden olarak şu iki önemli hatırayı kendisinden naklen buraya kaydedebiliriz:


Halil Hoca’da eski bir matbu Konevi Tefsiri varmış. Hoca’nın âdeti gereği aldığı eserleri sattığı vaki değildir. Ancak bu tefsiri satmak istemiş. Abdullah Hoca bunun sebebini sorunca Halil Hoca, ‘Mutfak param kalmadı, onun için satıyorum. Ancak bunu kimseye söyleme’ demiş. Nihayet bir talebesine, talebesinin uygun gördüğü bir fiyata satmış. Aradan zaman geçmiş, ilgili talebe, hocadan aldığı bu eseri satışa çıkarmış ve bunu duyan Abdullah Hoca, durumu Halil Hoca’ya bildirmiş. Halil Hoca da o eseri, fiyatı ne olursa olsun, Abdullah Hoca’nın alıp kendisine getirmesini istemiş. Zira talebesinden o eseri kendinin geri almasının edeben uygun olmayacağını düşünmüş ve bu işe Abdullah Hoca’yı yönlendirmiş. Nihayet belli bir meblağ ile Abdullah Hoca, ilgili tefsiri alıp Halil Hoca’ya getirmiş. ‘Hocam bu benden size hediye’ deyince Halil Hoca kabul etmemiş ve Abdullah Hoca kitapları kaça aldı ise onu kendisine vermiş ve şunu demiş: ‘Bu eser kütüphanemden çıktığı günden beridir her kütüphaneme girişimde ağlar dururum ve gözyaşlarımı çocuklarımdan gizlerim. Elhamdülillah bu esere tekrar kavuştum!...’


Halil Hoca Çatak’tan Kumru’ya veya Fatsa’ya giderken Abdullah Hoca yanında ise ona, ‘Tanış olmayan bir arabayı durdur, tanış olanlara el etme’ dermiş. Ve bu arada kendisi orada iki evin arasına girip sanki bir şeyle meşgul oluyormuş gibi bir tavır takınırmış. Sebebini soran Abdullah Hoca’ya Halil Hoca, ‘Yahu para veriyorum, almıyorlar. Benden dua istiyorlar. Ee, benim duamın kabul olacağının bir garantisi yok ki! Para almayınca ben minnet altında kalıyorum ve bu da bana ağır geliyor’ demiş. Bir keresinde Halil Hoca abdest alırken çeketini omzuna atmış. Üzerinde kısa kollu gömlek varmış. Kısa kollu gömleği insanlar görmesin diye Abdullah Hoca’nın kendisine siper olmasını istemiş ve ona; ‘Toplumun töhmetinden kaçınmak gerekir. Halk beni kısa kollu gömlek ile görürse, bak bak hoca spor türü gömlek giymiş, der ve bunun ardı kesilmez’ demiş. Hocasının bu düşüncesine ittibaen Abdullah Hoca o günden beri kısa kollu gömlek giymediğini dile getirir.


Yirmidört yaşında evlenen, bir erkek bir kız çocuğu babası olan Abdullah Hoca, çocuklarını imkan ölçüsünde okutmuş. Üç defa hacca bir defa umreye, altı kez de Avrupa’ya gitmiş. Bugün emekli biri olarak hasbî bir gayretle gittiği yerlerde sohbetler veren Abdullah Hoca, vefası gereği doğup büyüdüğü yerdeki merkez camii dernek başkanlığını yürütmektedir. Otuz yıllık hocalık hayatında binlerce talebeye hocalık etmiş olmanın getirdiği huzur halini kendisinde görmek mümkündür. Talebe okutmada zaman-mesai mefhumunun bir kenara bırakılarak ihlas ve samimiyetle meseleye eğilmek gerektiğini belirtiyor. Kendisinin elde ettiği ilmî birikimi ise hocalarına hürmet göstermesinden dolayı Allahın bir mevhibesi olarak görüyor. Yılların birikimi olan kütüphanesinde günde onbeş saat kadar kitap mütalaasıyla meşgul olduğunu ifade etmektedir. Kendisine hayırlı, bereketli uzun ömürler diliyoruz.

Bu makale 12057 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

YAZARLAR

Kuşların Öyküsü20 Mart 2020

TERÖRÜ LANETLİYOURUZ

  
 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

HAYDİ SOHBET EDELİM

SOHBET İÇİN TIKLAYINIZ
İSTATİSTİKLER

İSTATİSTİK

 Sitemizde 13 kategori, 2237  haber bulunmaktadır.

 Bu haberler toplam 13674637  defa okunmuş ve 2756 yorum yazılmıştır.

 

REKLAM ALANI

Kumruluyuz.biz Kumrukent.com © 2005 Tüm Hakları Saklıdır
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Kumruluyuz.biz & Kumruluyuz.com ve Kumrukent.com un© 2005 Her Hakkı Saklıdır. www.Kumruluyuz.biz , www.Kumruluyuz.com ve www.Kumrukent.com  un hiç bir kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısı yoktur. Tamamen kişisel bir sitedir. Web sitemizin dışında farklı siteler kaynak gösterilerek yayınlanan haber ve içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz. Web sitemizde yayınlanan Köşe Yazıları, Makaleler ve Yorumlardan Yazarların kendileri sorumlu olup; içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz.  Sitemizde yayınlanan içerikler izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Destek & Bilgi: admin@kumruluyuz.biz | Yazılım: Mydesign| Bu Site En İyi (Tüm Tarayıcılarla) 1024*768 Çözünürlükte Görüntülenir.

Altyapı: MyDesign