Kumru Tanıtım ve Haber Portalı
Anasayfa Haber Ara Foto Galeri Videolar Anketler Müzik Dinle Sitene Ekle Tollbar İletişim RSS

MENÜ

KUMRU

HABER 7 SON DAKİKA

HABER ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZİ BEĞENİN

EN ÇOK OKUNANLAR

İtaat Kültü/rü ve Eleştiri Üzerine

Ahmet ÇAPKU

31 Aralık 2013, 08:54

Ahmet ÇAPKU

“Müsâdeme-i efkârdan bârika-i hakikat doğar/

Fikirlerin çarpışmasından hakikat güneşi doğar.”

-Namık Kemal-

- “Onlar Kur’an-ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?” (Muhammed Suresi, ayet 24)

- “Eğer biz Kur’an’ı bir dağa indirseydik, onu Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara tefekkür etsinler diye veriyoruz.” (Haşr Suresi, ayet 21)

- “(İnsanlar) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına [efelâ yanzurûne]/bir bakmazlar mı?[1]” (Ğaşiye Suresi, ayet 17-20)

-          “Allah Teala, akıldan daha değerli bir şey yaratmamıştır.” (Hadis-i Şerif)

-          “Akıl ve dirayetin ak saçlılarınki gibi ama kalbin masum çocuklarınki gibi olsun.” (Schiller)

-          “Ham düşünceleri, ancak akıl pişirir.” (Firdevsî)

-          “Aklın bağlamadığı dostluğu, akılsızlık kolayca çözebilir.” (Shakespeare)

-          “Allah mahvetmek istediği kimsenin önce aklını alır.” (Euripides)[2]

“Ebu Süfyan’ın kervanı geçtikten sonra Bedir’e yetişen Müslümanlar kumluk bir sahaya indiler. Yürürken insanların ve hayvanların ayakları kayıyordu. Kureyş ordusu su başını tutmuştu. Onun için Müslümanlar susuz kalmaktan korktular. Fakat sabaha karşı yağan bol yağmurlar Müslümanların yüzünü güldürdü. Allah tarafından bir te’yid-i Rabbani olan bu yağmurdan, akan sellerden bol bol istifade ettiler. Kumluk arazi yağmur yağınca biraz pekleşip seyir ve hareket de kolaylaştı.

Ashabtan Hubab b. Münzir’in tedbiriyle İslam ordusunun yeri de değiştirilip daha münasip ve emin bir yere çekildi. İlk inilen yeri -bu mevkiyi çok iyi tanıyan- Hubab beğenmemiş:

-Ya Rasûlallah, buraya vahiy ile mi indin, yoksa bu harp durumu işi midir?[3] diye sordu. Peygamberimiz: ‘Mesele harp durumu işidir’ deyince Hubab, Bedir köyünün en sonundaki kuyunun önüne ordugah kurulmasını teklif etti. Bunu münasip buldular. Oraya gidip büyük bir havuz yaptılar. İçini su ile doldurduktan sonra diğer kuyuların üzerine çerçöp atarak düşman ordusunun onlardan faydalanmamasını sağladılar.” (Bkz. Ali Himmet Berki, Osman Keskioğlu, Hatemü’l-Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, Ankara 1991, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., 13. bsm., sf. 243.)

“Nazari akılda/bilgide mezheb/mekteb; sufi akılda/bilgide meşreb önemlidir. Nazari bilgide kişinin mantıkına dayanılır (istidlalî tahkîk); sufi bilgide ise kişinin ahlakına itimad edilir (tavırları taklid). Bu açıdan nazari bilgide kâl; sufi bilgide hâl öne çıkar. Öyle ki, tarihi açıdan bakıldığında nazari bilgide hoca-talebe ilişkisi esastır. Dolayısıyla hoca takip edilir. Bu da tenkidi kaldırır. Sufi bilgide ise mürşid-mürid ilişkisi esastır. Dolayısyıla mürşid taklid edilir. Bu da teslimiyeti zorunlu kılar. Nazari bilgide (ilim) artış, düşüncelerin biribirine eklenmesiyle sağlanır iken (yığılma özelliği); sufi bilgide (marifet) derinleşme zikrin çoğalmasıyla vuku bulur.” (Bkz. İhsan Fazlıoğlu, Işk İmiş Her Ne Var Âlemde İlim Bir Kîl ü Kâl İmiş Ancak, İst. 2011, Klasik Yay, sf. 68.)

“İnsan:

İnsan ruh ve bedenden meydana gelmiş bir bütündür. Kendisine akıl ve dil verilmiştir. Dış yüzü duyularla süslenmiştir, içi de takva ile. Gıdalanıp büyümesi bakımından ona bitki denir. Duyup hareket etmesi yönünden hayvan diye adlanır. Eşyanın gerçeklerini bilmesi cihetinden de melek adını almıştır. Himmetini bu yönlerden hangi yöne sarfederse ona katılır. Yani bitki, hayvan veya melek olur. (…) Beden şehirdir, kalp ise bu şehrin merkezidir. Akıl şefkatli ve iyi öğütler veren bir vezir gibidir. Öfke ise münafık bir veziri andırır. Görünüşte öğüt verir ama iç yüzünden düşmandır ve onun âdeti daima akılla kavga etmektir. (…) İnsan ruh ve beden bakımından bütün hayvanlara üstündür. Ruh bakımından üstünlüğü düşünme melekesi iledir ki, bununla insanda akıl, bilgi, hikmet ve tedbir görülür. (…) Allah Teala bu hususta ‘Biz insanı ahsen-i takvîm üzere halkettik’ [Tîn Suresi, ayet 4] ayet-i kerimesiyle ve ‘suret verdik ve suretlerinizi güzel kıldık’ [Mü’min/Gafir Suresi, ayet 64] ayet-i kerimesiyle tenbihte bulunmuştur. Bu ‘ahsen-i takvîm’ tabiriyle yalnız yüz ve beden güzelliğini değil aynı zamanda akıl cihetinden suretini de kastetmiştir. Yani iç güzelliğini. Allah’ın insanı şerefli kılması da işte bu yüzdendir.” (Bkz. Katip Çelebi, Keşfu’z-Zunûn, hzl. Orhan Şaik Gökyay, Ankara 1986, Kültür ve Turizm Bak. Yay., sf. 108-109.)

Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere varlık hiyerarşisi içinde insan, akıl + öfke + arzu/(şehvet) yetileri ile donatılmıştır. Bu durum bize, insanın, öfke ve arzu güçlerinden arınmış melekler ile akıldan mahrum ve fakat öfke ve arzu güçleri ile yaşayan hayvanlar arasında bir konumda olduğuna işaret eder. Bu açıdan insan, madde ve manasıyla hem bir üst âleme hem de alt (denî)/dünya âlemine özgü bir varlıktır. Gerçekte onun ‘insan’ oluşunu belirleyen şey ise, kişinin kendi iradesi alt veya üst âlemdeki varlıklardan herhangi birine özgü niteliği elde etmek doğrultusunda ortaya koyduğu çabadır.

Kur’an’a bakılınca insana akletmek ve ahlaklı olmak gibi iki büyük sorumluluğun yüklendiği görülür. Düşünce (nazar/teori) ve uygulama (amel/pratik) olarak karşımıza çıkan bu hususlardan akletmenin öncelikli olduğunu söylemeye gerek yoktur. Çünkü uygulamanın/ahlakın içeriğini belirleyen şey şüphesiz ki, bilgidir. Dini açıdan ele alınacak olursa vahyî/aklî ve iradî olmayan bir hareketin ahlakî olduğu söylenemez.   

                Dünyanın imarı ve ıslahı bağlamında insana bahşedilen akıl nimetinin, insanı diğer canlılardan daha üstün kıldığını hemen her akıl sahibi kabul eder. Aklın araştırma, yanılma, tecrübe ve eleştiri gibi daha pek çok hususlar vasıtasıyla geliştiği bir gerçektir. Zira insana bahşedilen akıl, Allah’ın külli aklı/ilmi yanında cüz’i olarak kalır, yani bütünü kuşatıcı nitelikte değildir. Buna binaen, her bir insan aklı, diğer akıllardan yardım almak durumundadır. Zira atasözlerinde işaret edildiği üzere kimi durumlarda, ‘akıl akıldan üstündür.’ Bu da her bir insan aklının, deneme yanılma, tenkit etme ve tenkit edilme yöntemleri ile gelişme-ilerleme kaydettiği anlamına gelir.

Her şeyden evvel geçmişte büyük atılımlar yapmış, cihanşumûl devletler kurmuş ecdadımızın varlık hakkında hakiki bilgiye (ve hakikate) ulaşabilmek için ne tür bilgi yöntemleri geliştirdiklerine/ kabul ettiklerine göz atılacak olursa, bunların genel olarak; a- Akıl/nazar yöntemi (tarîk-i nazar), b- Kalp/keşif (tarîk-i tasfiye) yani aklî araştırma ve kalbi her türlü kötülüklerden arındırma yöntemleri olduğu görülür. Birincisi felsefe, kelam, fıkıh/hukuk gibi ilim dallarında kendini gösteren teorik araştırma yöntemi iken ikincisi daha çok tasavvuf-ahlak ilminde kendini gösteren kalbî arınma ile levh-i mahfûz’daki ilahî bilgilerin gönle yansıması şeklinde olduğu kabul edilen bilgiye ulaşma yöntemidir. Birincisinde aklın bilgiye ulaşma safhalarında özne-nesne ilişkisi, hoca-talebe ilişkisi, tenkit ve ayıklama ilişkisi olmazsa olmazdır. Biz bu yöntemle elde edilen bilgiye ‘ilim’, bu yöntemin kılavuzuna ise ‘âlim’ deriz. İkincisinde ise kişinin kendi iç dünyası üzerinde yoğunlaşması, ahlak ve kalbî saflığına güvendiği bir mürşidi taklitle arınmayı esas alarak kalbine bilgi doğması hali esastır ki, bu yöntemle elde edilen bilgiye ‘irfân’, bu yöntemin kılavuzuna ise ‘ârif’ denir. Bu iki yöntemi kendi nefsince cem eden ise, elbette büyük bir nimete ermiş kişi olur.

Dünyevî işlerin tanziminde aklın işlevsel olması ve bunun da her daim tenkit süzgecine tabi tutulması gerektiği açıktır. Aksi halde ilim ve ilerlemeden söz edilemez. Aklın işlevsel olabilmesi ve hakikate ulaşabilmesi noktasında tenkit ve tecdid kapısının kapatılması kadar tehlikeli olan başka bir durumdan söz edilemez. Çünkü kendisine akletme sorumluluğu verilen insana bu kapının kapatılmasını hayal etmek bile birçok tehlikeye davetiye çıkarmak anlamına gelir. Nitekim Bedir muharebesi öncesi Hz. Peygamber ile Hubab b. Münzir arasında geçen konuşma bunun açık örneğidir. Bir mümin için söz konusu olan mesele şayet vahiy ile ilgili ise o, zaten inancın konusudur. Onun üzerine sadece yorum geliştirebilir ki, bu bile neticede akılla yapılabilen bir şeydir. Ancak mesele aklın işlevsel olduğu alanla ilgili ise bu durumda mesele hakkında bilgisi ve birikimi olan hemen herkesin görüş beyan etme hakkı ve yetkisi vardır. Ve bu durumda hemen her akıl sahibi de tenkide açık olmalıdır. Bunun olmadığı durumda aklın, dar bir alana hapsedilmesi ve dogmaya teslim edilmesi gibi bir durum ortaya çıkar.

Dogma terimi, sıkı sıkıya, büyük bir güçle inanılan, otoriteye dayandıktan başka, olgulardan ve diğer deneysel desteklerden bağımsız olarak kabul edilen şeyler için kullanılan terimdir. Dogmatik kişi ise birtakım ilkeleri, tezleri, düşünce, teori ve ideolojileri mutlak olarak doğru ve her zaman geçerli diye kabul eden, görüşlerini kesin ve tartışmaya yer vermez bir biçimde öne süren kimsenin tutumu için kullanılan bir sıfattır. Buna göre dogmatizm, kimi öğretilere en küçük bir eleştiriye izin vermeyen, rasyonel ve mantıksal kanıtlar yerine salt duygulara veya kişisel eğilimlere dayanarak körü körüne inanma, onları sorgusuz sualsiz bir biçimde benimseme, olarak tanımlanabilir. (Bkz. Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, İst. 1999, Paradigma Yay., 3. bsm., sf. 249.)

Hiç kimsenin özellikle aklî konularda kendini akıl-üstü/tenkit edilemez (lâ-yüs’el) bir varlık olarak görmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Akıl açısından (hele hele) dünyevî konularda herhangi bir Müslüman her daim tenkide açık olmalı ve aklını da daima tenkit destekli olarak çalıştırmalıdır. Tenkitten azade olarak işleyen bir akıldan ciddi bir ilim ve ilerleme bekleyemeyiz. Nitekim şu kadar zaman (yüzyıllar) boyunca ciddi/dünya çapında bir düşünür ve bir eser ortaya koyamayışımız bir ölçüde bununla ilgili bir husus olarak görülebilir. Yine tenkit konusunda geçmişteki büyük mutasavvıfların, kusurlarını kendilerine hatırlatan bir dost bulmayı ve hatta bu konuda düşmanın söylediklerini bile ciddiye almayı tavsiye etmiş olmaları doğrusu dikkate değer bir husustur. Tenkitten nefret etmek, ancak akılla daima kavgalı olan öfke gücü/yetisi ile her daim lezzetlere dalmayı fısıldayan arzu/şehvet yetisinin işine gelir. Kaldı ki, öfke gücü, hasım telakki ettiği kişilerde iyilikleri görmezken arzu gücü sevdiği kişideki kusurları göremez. Bunları dengeleyecek olan ise akıl gücüdür. Bundan dolayı olsa gerek ki, büyük düşünürler, aklı tatile çıkarıp öfke ve arzu/şehvet yetileri üzerinden bir ahlak algısı ve yaşam tarzı inşa etmeyi, bir alt varlık derekesine düşmek olarak görmüşlerdir. 

Hasılı Sahabesine dünyevi ve aklî konularda kendini tenkit edebilme özgüveni veren bir Peygamber’in getirdiklerine inanan biri, hangi konumda bulunursa bulunsun zihnen hem tenkidî düşünebilmeli hem de samimi ve açık yüreklilikle tenkide açık olmalıdır. İtaat kültü/rünün ve dogmatizmin yaygın olduğu toplumların ilimde ve insanlıkla mesafe alınması düşünülemez. Kur’an her bir insanın sorumluluğunun kendisine ait olduğunu belirtir. Şu halde her insan, kendisine verilen akıl nimetini kullanmakla sorumludur. Bu noktada toplumun önünde yürüyen ve konumu ne olursa olsun herhangi bir insanın, Hz. Peygamber’den daha üstün bir konumda olduğunu kimse iddia edemez. Bırakalım iddia etmeyi, bu doğrultuda bir algı ve zihniyet oluşturmak bile kişinin hem kendine hem de muhitine/ülkesine yapabileceği en büyük kötülüklerden biri olur. Şu kadar var ki, tenkit etmek ve tenkide açık olmak erdemi yanında, tenkitte yıkıcı değil yapıcı olmak, ilkeler üzerinden tenkit yapıp imkan ölçüsünde şahsı hedef almamak (ve tabi şahsiyet yapmamak), üslûba dikkat etmek, objektif olmak, ahlaklı, vicdanlı, edepli bir insan evladı olmak, tenkit ettiği konuda sahici bilgi, belge, birikim sahibi olmak gibi daha pek çok hususun göz önünde tutulması gerekir.  

Ahmet Çapku


 

[1] ‘Nazar’ kelimesi sadece ‘bakmak’ı değil aynı zamanda ‘akıl yoluyla yapılan ilmi araştırmayı’ da ifade eder.

[2]  Bkz. Bilel Eren, Güzel Sözler Antolojisi, TÜRDAV Yay., ist. 1995, sf. 31.

[3] ‘Harp durumu’ diye ifade edilen husus, insan aklı ve tecrübesi ile ortaya konulan tedbîr olarak görülebilir.

Bu makale 5381 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

YAZARLAR

Kuşların Öyküsü20 Mart 2020

TERÖRÜ LANETLİYOURUZ

  
 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

HAYDİ SOHBET EDELİM

SOHBET İÇİN TIKLAYINIZ
İSTATİSTİKLER

İSTATİSTİK

 Sitemizde 13 kategori, 2237  haber bulunmaktadır.

 Bu haberler toplam 13675096  defa okunmuş ve 2756 yorum yazılmıştır.

 

REKLAM ALANI

Kumruluyuz.biz Kumrukent.com © 2005 Tüm Hakları Saklıdır
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Kumruluyuz.biz & Kumruluyuz.com ve Kumrukent.com un© 2005 Her Hakkı Saklıdır. www.Kumruluyuz.biz , www.Kumruluyuz.com ve www.Kumrukent.com  un hiç bir kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısı yoktur. Tamamen kişisel bir sitedir. Web sitemizin dışında farklı siteler kaynak gösterilerek yayınlanan haber ve içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz. Web sitemizde yayınlanan Köşe Yazıları, Makaleler ve Yorumlardan Yazarların kendileri sorumlu olup; içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz.  Sitemizde yayınlanan içerikler izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Destek & Bilgi: admin@kumruluyuz.biz | Yazılım: Mydesign| Bu Site En İyi (Tüm Tarayıcılarla) 1024*768 Çözünürlükte Görüntülenir.

Altyapı: MyDesign