Kumru Tanıtım ve Haber Portalı
Anasayfa Haber Ara Foto Galeri Videolar Anketler Müzik Dinle Sitene Ekle Tollbar İletişim RSS

MENÜ

KUMRU

HABER 7 SON DAKİKA

HABER ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZİ BEĞENİN

EN ÇOK OKUNANLAR

Adaleti Ayakta Tutmak

Ahmet ÇAPKU

13 Şubat 2014, 17:03

Ahmet ÇAPKU

Dursun kef-i hükmünde terâzû-yı adalet

Havfın var ise mahkeme-i rûz-ı cezâdan

(Eğer ilahi mahkemeden korkun varsa,

 her daim adalet terazisini elinde bulundur.)

Ziya Paşa

“Ey Müminler! Kendinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olunuz. (Şahitlik ettiğiniz kişiler) zengin veya fakir olsa da (adaletten ayrılmayınız). Çünkü Allah ikisine (sizden) daha yakındır. Şu halde adaleti yerine getirmede nefs-i hevânıza [duygularınıza] uymayınız!...” (Nisa Suresi, 135)

 “İnsanlar arasında hüküm verdiğinde, adaletle hükmet!” (Nisa Suresi, 58; Maide Suresi, 42)

“Âlimler sana fetva verse de sen bir de gönlüne sor.” (Hadis)

“Adl” orta yol, istikamet, benzer, misil, bir şeyin karşılığı gibi anlamlara gelir ve Allah’ın esmâ-i hüsnâsından biridir. “Adalet” ise, davranış ve hükümde doğru olmak, hakka göre hüküm vermek, eşit olmak, eşit kılmak demektir. Aynı şekilde insanların keyfî istek ve arzularını hesaba katmadan ilahi emirleri doğru bir şekilde insanlara tebliğ etme anlamında adalet, peygamberliğin de bir vasfıdır. Şu halde adalet, başkalarının gelişigüzel istek ve telkinlerinden etkilenmeden, istikrarlı bir doğruluk ve ahlak kanununa itaatle gerçekleşen ruhî denge ve ahlakî bir kemaldir, denilebilir.[1]

İslam ahlak anlayışında ‘adalet’; akıl yetisi açısından hikmet, öfke gücü açısından şecaat (yiğitlik), arzu (şehvet) gücü açısından iffet’e ulaşmayı ifade eder. Bu itibarla adalet, ahlakî açıdan aşırılıklardan uzak olma hali olarak öncelikle kişinin nefsinde hâsıl olan denge/itidal haline verilen bir isim olmuştur. Kişi ahlakî bir varlık oluşu noktasında öncelikle öfke ve arzu güçlerini akıl gücünün kontrolüne vermeli ki, verdiği kararlarda insanı yanlışlıklara sevkedebilen duygu hali kendine yer bulamasın. Nitekim haktan ve hakkaniyetten uzaklaşarak arzu ve hislere uyarak verilen kararın dengeyi bozduğu bilinmektedir. Kur’an’da “Eğer hak, onların keyfî arzularına göre olsaydı göklerin, yerin ve bunlarda bulananların düzeni bozulurdu” (Müminûn Suresi, 71) ayeti sanırım bir yönüyle bu duruma işaret eder. Bu itibarla adaletin ölçüsü, hakkaniyettir ya da adalet, hakka uymakla temin edilir. (bkz. Araf Suresi, 158-159). İslam ahlakındaki adalet anlayışı, kişinin nefsinde başlayıp aile ve devlet yönetiminde kendini gösteren, fertten topluma uzanan bir yapı olarak kendini gösterir. 

Adalet kavramının bir denge, itidal ve düzen hali olduğu anlaşılınca kişi, toplum ve dünyanın varlığının bekasının adalete borçlu olduğu da ortaya çıkar. Çünkü adaletin zıttı olan zulüm, bir şeyi yerli yerine koymamak iken adalet, bir şeyi yerli yerine koymak, bir şeyin olması gerektiği yerde bulunması demektir. Ve bu yönüyle adalet herkes için bir sığınak, korunaklı bir limandır. Dolayısıyla konumu ne olursa olsun, herkesin bu yapıya zarar vermekten kaçınması gerekir. 

Kur’an, bize insanların bu dünyaya ‘düşman/lar’ olarak geldiklerini hatırladır.[2] (Bakara Suresi, 36; Taha Suresi, 123). Hangi açıdan bakılırsa bakılsın ‘menfaat’ noktasında insanoğlunun, tabir caizse, foyası ortaya çıkar. Meşhur bir hikayedir: Hazret-i Mevlânâ bir talebesi ile yürürlerken, birkaç köpek yavrusunun adeta yumak olmuşçasına birbiri ile oynaştıklarını görürler. Bu duruma istinaden talebesi, Mevlânâ’ya: Üstadım, görüyorsunuz. Şu hayvanlar bile ne güzel dost olmuşlar oynaşıyorlar! der. Bunun üzerine Mevlânâ: A evladım, aralarına bir kemik at da gör o zaman dostluklarını, şeklinde hakîmâne bir cevap verir. Doğrusu menfaat konusu pek çok insan arasında dostluğu zora sokan bir husus olagelmiştir. İşte bu noktada insanı doğru yola sokacak olan şey, adalet ilkesidir. Bu ilke, insanoğlunun nefsinde ahlak olarak tezahür ederken aile ve devlet (yani toplum) yapısında adalet olarak şekil alır.

Adaletin kaynağı nedir, sorusu felsefi bir tartışmadır ve bu yazının konusu değildir. Şu kadarını ifade etmek gerekirse İslam ahlak ve adalet düşüncesinin temelinde, İslam’ın getirdiği ilkelerin olduğu şüphesizdir. Kur’an’da, “Allah adaletli olmanızı emreder…” (Nahl Suresi, 90) denildiğinde burada İslam’ın getirdiği adalet ölçülerinin nazar-ı itibara alınması gerektiği açıktır. Onun için bizim toplumumuzda adaletin kaynağından ziyade onun ne şekilde ve nasıl bir ahlaka sahip kişiler eliyle yürütüldüğü konusu daha çok tartışma meselesi olmuştur kanaatindeyim. Bu konuda harcanan mürekkep miktarına ve yazılan pek çok ahlak kitabına baktığımızda adaletin kaynağından ziyade insanoğlunun ahlakına vurgu yapılmış olması tesadüfi olmasa gerektir. Çünkü teorinin uygulayıcısı, bir takım duygulara da sahip olan insandır. Demek ki, meselenin bir yanında her daim insan unsuru bulunmaktadır.

Adaletin dağıtıcısı, insandır. Öyleyse onun ahlaklı olması elzemdir. İnsan başta kendi nefsi olmak üzere her varlığa karşı ahlaklı olmalı ki, adil olabilsin ve adaleti hakkaniyetle dağıtabilsin. Eski zaman İstanbul’unda, lodoslu havalarda, insan psikolojisini menfi yönde etkiliyor düşüncesiyle hakimler hüküm vermezmiş, derler. Meselenin hassasiyetine binaendir ki, bizde ‘hak demiş su durmuş’ tabiri vardır. Bu açıdan adalet dağıtıcısı konumunda bulunan herkes, ideolojiyi değil ideali gözetmelidir. İdeoloji ister din dışından ister din içinden gelsin fark etmez, duyguların hakim olduğu bir düşünce biçimi olarak karşımıza çıkar. Halbuki adaletin tecellisi konusunda duygular değil akıl, hak hakim olmalıdır. “Bir kavme/topluluğa duyduğunuz kin/öfke sizi adaletsizliğe sevketmesin!” (Maide Suresi, 8) buyruğu sanırım bu durumla ilgili olsa gerektir. Şu halde hüküm verici konumunda olanların üstlendikleri misyonun ne kadar mesuliyetli olduğu açıktır. Çünkü hakim, (adeta haşa, tanrı gibi!) neticede kişinin canı üzerine karar verebilecek konumdaki kişidir. Yani bir insanın yaşamasına veya ölmesine karar verebilecek derecede etkin bir konum ve sorumluluk üstlenmiştir. Öyleyse hakimin hükmünden şüphe duymamak ve adalete güven beslemek için bu konumda olan kişilerin ne kadar hassas olmaları gerektiği ortadadır. Tanrı nasıl ki, kainatta düzenin-dengenin garantisi ise bir toplumun yasalar çerçevesinde düzenli şekilde işlevsel olması için hakimin de herkese güven açısından garanti verebilen bir ahlaka sahip olması gerekir. Nasıl ki, ahlak kişisel açıdan iç yasa ise adalet de toplum açısından dış/harici bir yasa mesabesindedir. İç yasasında tutarlılık sağlayamayanların dış yasayı uygulamada ne ölçüde başarılı olabilecekleri düşünülmesi gereken bir husustur. Bunun için de adaletin tevziinde görev alanların çok iyi bir terbiye/eğitime sahip olmaları gerektiği açıktır. Büyük filozof Fârâbî’nin, ideal devlet (medîne-i fâzıla) düşüncesinde devlet yönetiminde bilge/filozof kişi olmazsa olmazdır. Ve devlet yöneticisinin en önemli vasıflarından birinin âdil ve adalet sevgisi taşıyan biri olması gerektiğini söylemesi boşuna değildir. Onun için toplumun önünde yürüyen, topluma yön veren, toplumun düzeninden sorumlu kişilerin maddî şeylere tenezzül etmemesi yanında adalete bağlı olmaları ve onun üzerinde titremeleri ve araştırıcı bir ruh yapısına sahip olmaları gerektiği gibi konular pek çok ahlak ve siyaset düşünürünün öncelikli konuları olagelmiştir. Zira mesele neticede insan sorunudur. Bu itibarla doğruya ulaşma noktasında her ne kadar dış dünyadan elde edilen şeyler hüküm vermede bir takım veriler sunsa da kişi bir yönüyle vicdanıyla baş başadır. Hadiste geçtiği üzere ‘bir de kendi nefsine sor’malıdır ki, sanırım bu da meselenin vicdani (empati ?) boyutudur.

Defterdar Sarı Mehmet Paşa (ö. 1717), Devlet Adamlarına Öğütler isimli eserinde devlet görevlileri arasında görülen rüşvet belasından şikayetle: “Zamanımızda kadılardan nicesi rüşvetin adını ‘mahsûl’ koyup Allah’ın emirlerini yerine getirmeyüp Allah korusun hangi taraf rüşveti ziyade gösterirse ona hüküm eder. İsterse alacaklıyı borçlu ve müflisi Karun çıkarır!”[3] derken devletin bekası noktasında gözü gönlü tok şahsiyetlerin ve ahlaklı insanların varlığının en kadar elzem olduğuna dikkatimizi çeker. Özellikle Kınalızâde’nin ahlak (ve özellikle devlet ahlakı) anlayışında ortaya koyduğu şu düşünce önemlidir:

“Adldir mûcib-i salâh-ı cihân [dünyanın düzenini sağlayan şey adalettir] /

Cihân bir bağdır dîvârı devlet [dünya bir bahçedir, duvarı ise devlet]/

Devletin nâzımı şeriattır [devletin nizamını kuran şey, Allahın yasasıdır] /

Şeriata olamaz hiç hâris illâ mülk [Allah’ın yasası ancak devlet ile korunur]/

Mülk zapt eyleyemez illâ leşker [devlet ancak ordu ile korunur] /

Leşkeri cem edemez illâ mal [ordu ancak mal/servet ile kurulabilir]/

Malı cem eyleyen raiyyettir [serveti ortaya koyan-vergiyi veren halktır]/

Raiyyeti kul eder pâdişah-ı âleme adl [halk idare altına ancak cihan padişahının adaleti ile alınabilir]”.[4]

“Adl” ile başlayıp yine “adl” ile biten bu hikmetli sözlerde gerek toplum ve gerekse devlet yapısının düzeninin sağlıklı şekilde işlemesinde adalet kavramının ne kadar merkezde durduğu ortadadır.

“Ebu’d-Derdâ (r.a.) Peygamberimizin çok sevdiği sahabilerdendi. Namazlarını Mescid-i Nebî’de ve Hz. Peygamber’in arkasında kılmaya itinâ gösteriyordu. Bunun için Mescid-i Nebî’ye erken gelir, geç ayrılırdı. Peygamberimizin namaz sonlarında yaptığı sohbetlerden en geniş şekilde yararlanırdı. Ancak hurmaların olgunlaştığı mevsim gelince, Ebu’d-Derdâ hazretleri mescide geç gelmeye ve erken ayrılmaya başladı. Bu husus Hz. Peygamber Efendimizin dikkatini çekti. Ebu’d-Derdâ’yı yanına çağırdı: “Hayrola! Senin mescide geliş ve gidişlerinde bir değişiklik görüyorum. Sebebi nedir acaba?” diye sordu. Ebu’d-Derdâ (r.a.): “Komşumun hurma ağaçları meyvelerini bu günlerde dökmeye başladı. Dökülen hurmaların bir bölümü benim bahçeme düşmektedir. Çocuklarım, düşen hurmaları benden ve komşumdan habersiz olarak alıp yiyebilirler, diye endişe ediyorum. Sabah namazına gelmeden önce, düşen hurmaları topluyor, komşumun bahçesine bırakıyorum. Mescide de bu sebepten geç kalıyorum. Çocuklarım uyanmadan önce eve ulaşabilmek için de mescitten erken ayrılıyorum. Çünkü ben mescitteyken de hurmalar dökülüyor. Onları da komşumun bahçesine bırakmak için erken ayrılıyorum. Böylece hem çocuklarım haram yememiş hem de komşuya zarar vermemiş oluyorlar. Halbuki ben, çocuklarıma haram yedirmeyeceğim diye Allah Teâlâ’ya yemin ettim. Aceleyle çıkışımın sebebi işte budur.”[5]

Ziya Paşa, meşhur şiirinde Allah korkusu ile adalet terazisi arasında bir bağlantı kurarak, ilahi mahkemeden korkun varsa her daim adalet terazisini elinde bulundur, diye tavsiye eder. Gerçekte inanan biri için Allah korkusu, ahiret hesabı, amel defteri gibi kişiyi adalet çizgisine çeken pek çok kavram gerek bu dünyanın gerek ukbanın bir denge üzere olmasına dönüktür. Sanıyorum hadis rivayeti konusunda sahabeyi ‘udûl/adaletli’ kabul etme ilkesinde, sahabenin yukarıda zikredilen Ebu’d-Derda hikayesinde olduğu şekilde bir ahlak sahibi olması önem arzetmiştir. Böylesine hassas bir ahlaka sahip olan kişilerin oluşturduğu çağa asr-ı saadet denilmiş ve her biri, hadiste geçtiği üzere gökteki (yol gösterici) yıldızlar olarak tavsif edilmiştir. Sorun neticede insanda, onun terbiye/eğitim tarzında. ‘Nasıl bir insan?’ sorusu bu konuda en önemli soru/ndur. Ahlak sahibi bir insanı nasıl yetiştirelim ki, adaleti de ayakta tutabilelim? Mesele bu noktada düğümleniyor. Bunun da öncesinde nasıl bir terbiye/eğitim anlayışı ve bunun içeriğinin nasıl olacağı? Buna bir çözüm bulamadığımız sürece ne ahlak ne de adalet sorunu çözülebilmiş olacaktır. Kur’an, müminleri ‘ümmeten vasatan’ (denge toplumu / Aliya İzzetbegoviç’in ifadesiyle arabulucu toplum) olarak tavsif eder. Şu soruyu sormanın vaktidir: Bugünkü haliyle İslam toplumuna bakarak, müslümanların adaleti ikame edebilen ve arabulucu olmasını kim ister/isteyebilir?... Aslında böyle bir imkan her daim elimizde. Fakat onu mümkün hale nasıl getirebiliriz?

Ahmet Çapku


 

[1] Bkz. Mustafa Çağrıcı, “Adalet” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c. 1, sf. 341

[2] Siyaset felsefesinde insanların birbirine düşman oldukları tezini dikkate alan düşünürler için bkz. İbn Haldun (ö. 1406) ve Thomas Hobbes (ö. 1679).

[3] Defterdar Sarı Mehmet Paşa, [Nâsihatü’l-vüzerâ ve’l-umerâ veya Kitâb-ı Güldeste] Devlet Adamlarına Öğütler, der. ve çev. Hüseyin Ragıp Uğural, Ankara-1969, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Türkiye ve Orta Doğu Âmme İdaresi Enstitüsü Yay., sf. 46.

[4] Bu hikmetli sözlerin açıklaması için bkz. Ejder Okumuş, “Osmanlılar’da Siyaset Kurumu Olarak Adalet Dairesi”, Din ve Hayat dergisi ‘adalet’ özel sayısı, Sayı 18, 2013, sf. 102-105.

[5] Ben bu hikayeyi Diyanet Takvimi’nde görmüştüm. (21 Şubat 2008)

Bu makale 6312 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

YAZARLAR

Kuşların Öyküsü20 Mart 2020

TERÖRÜ LANETLİYOURUZ

  
 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

HAYDİ SOHBET EDELİM

SOHBET İÇİN TIKLAYINIZ
İSTATİSTİKLER

İSTATİSTİK

 Sitemizde 13 kategori, 2237  haber bulunmaktadır.

 Bu haberler toplam 13674849  defa okunmuş ve 2756 yorum yazılmıştır.

 

REKLAM ALANI

Kumruluyuz.biz Kumrukent.com © 2005 Tüm Hakları Saklıdır
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Kumruluyuz.biz & Kumruluyuz.com ve Kumrukent.com un© 2005 Her Hakkı Saklıdır. www.Kumruluyuz.biz , www.Kumruluyuz.com ve www.Kumrukent.com  un hiç bir kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısı yoktur. Tamamen kişisel bir sitedir. Web sitemizin dışında farklı siteler kaynak gösterilerek yayınlanan haber ve içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz. Web sitemizde yayınlanan Köşe Yazıları, Makaleler ve Yorumlardan Yazarların kendileri sorumlu olup; içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz.  Sitemizde yayınlanan içerikler izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Destek & Bilgi: admin@kumruluyuz.biz | Yazılım: Mydesign| Bu Site En İyi (Tüm Tarayıcılarla) 1024*768 Çözünürlükte Görüntülenir.

Altyapı: MyDesign