Kumru Tanıtım ve Haber Portalı
Anasayfa Haber Ara Foto Galeri Videolar Anketler Müzik Dinle Sitene Ekle Tollbar İletişim RSS

MENÜ

KUMRU

HABER 7 SON DAKİKA

HABER ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZİ BEĞENİN

EN ÇOK OKUNANLAR

Dedemin Hikayesi

Ahmet ÇAPKU

17 Mayıs 2016, 00:24

Ahmet ÇAPKU

Kimi yazılarımda geçmiş zamanı, anıları ve mühim gördüğüm halleri kaleme alıyorum. Bunlar benim için, yazmazsam içimde kalır hesabından, bazen fikrî bir dâussıla, bir nostalji, bir emanet gibi görünür. Dahası bu tür yazılar yoğun çalışma temposu içinde benim için küçük bir fikrî tenezzüh yerine de geçiyor. Dolayısıyla sözü edilen bilgileri kayıt altına alıp sonraki nesillere aktarmak istiyorum. Zamanla birlikte bir çok şey uçup gidiyor, nisyana terk ediliyor. Onun için ilgili yazılara bir nebze bu gözle bakılması gönlümün arzusudur.

…

Çocukluğum onun yanında geçti. Biz torunlarını ne çok sevdiğini söylememe gerek yok. Ana babalar evlatları için yaşarmış, derler. Acaba dede ve nine için ne söylenebilir?... Kaldı ki, dede ve ninenin torununa sevgisinin daha katmerli olduğu dile getirilir. Doğrusu bu durumu, dedemin bir torunu olarak çocukken daima hissettiğimi söyleyebilirim. Biz çocuklarla çocuk olması işten bile değildi. Tabir yerinde ise içinde bizim için hazır tuttuğu çocuksu bir tarafı her daim hazırdı.

Bir kültürü, inancı, ahlakî duruşu, tarihî mirası acaba dede-nine kadar etkili biçimde sonraki nesillere aktarabilen başka bir güç var mıdır? Elbetteki aklımıza anne-baba ve belki etkili bir okul-hoca gelebilir. Bu konu tartışılabilir ancak ben, gerek mizaç ve gerekse hayatın dokusuna benzer ölçüde temas edebilme adına torunlar ile dede-ninelerin birbirine daha yakın olduklarına inanırım. “Biz kime uzun ömür verirsek onu tekrar başa döndürürüz” [Yasin Suresi, 68]. Demek ki, insan ömründe baş ile son dönemler birbirine yakın hale geliyor. Fizyolojik, psikolojik, hassasiyet, hayata dokunuş vesaire açısından bunun, dede ile torun arasındaki mesafeyi epey kapattığını düşünürüm. Böylece dede-nine, tarihsel tecrübeyi adeta çocuklaşarak sonraki nesillere aktarmada çok daha etkili bir konum arzediyor gelir bana.

Ninem, ben henüz iki yaşlarımda iken vefat etmiş. Onun için kendisini hatırlamıyorum. Elimizde herhangi bir fotoğrafı da yok. Kalabalık ev ortamında dedem ile geçirebildiğim epey vaktim oldu. İlkokulu köyümde okudum. Okul dışı zamanlarımda dedemle birlikte tarla işlerinde yanında bulundum. Köydeki evimizde aynı odada uyuduk dedem ve diğer kardeşlerimle birlikte. Hafızamı yoklayıp neler görüyorum diye kendi kendime sorduğumda şu manzaralar gözüme ilişir: Geceleyin elektriğin, televizyonun olmadığı köy ortamında dedemin tarihe uzanan hoş hikayelerini, hatıralarını dinlemek. Uzun kış gecelerinde gecenin yarısından sonra uykusundan uyanan dedemin Yunus’tan mırıldandığı ilahileri ile ninni mışıltısında çocuk uykusuna dalmak. Gecenin soğuğunda mahalle içinde bulunan çeşmeye gidip buz gibi sudan abdest alarak eve gelmiş ve gece namazı kılan yaşlı adamın hafif sesli ibadetlerine uyku uyanıklık arası tanıklık etmek… vesaire.

Benim için her biri birer tarihi hatıra niteliğinde anlattığı hikayeleri vardı dedemin. Vakti ile savaş yıllarında ortalığı eşkıya kaplamış imiş. Dedemgilin tarla sürmek için bakıp beslediği güzel bir öküzleri varmış. Falan köyün çetesi, bizim köyden geçerler iken bu öküzü duymuşlar ve geri dönüş yolunda öküzü hazır etmelerini henüz genç yaşta olan dedeme söylemişler. Kimsesizlik, sahipsizlik, devlet otoritesinin yokluğu, fakirlik ve zorbalığın kol gezdiği o zamanlarda dedemin aklına şöyle bir plan gelmiş. Deli deliyi görünce dayağını saklar hesabı dedem hemen karşı köyde atıcılığı ile nam salmış bir tanıdığına koşmuş ve durumu kendisine arzedip ondan yardım istemiş. Tamam demiş o da. Ve belirlenen vakitte gelmiş. Çete, geri dönüş yolunda öküzü alıp gitmenin planını yaparken karşılarında o namlı silahşörü görmenin şaşkınlığını yaşamış!... Merhaba, nasılsınız faslında sonra atış yarışması başlamış bunların aralarında. Uzaklara dikilen bir nişana hemen hiçbiri vuramamış çete içindeki kişiler. Bizim silahşör ise bir atmaya indirmiş dikilen nişanı. Bunun üzerine çete reisi, adamlarına, a dostlar burada bize ekmek yok haydi yolumuza, demek zorunda kalmış. Dedem de öküzünü böylece kurtarabilmiş imiş.

Yukarıdaki hikayeden de anlaşılacağı üzere dedemin fevkalade ileri görüşlü olduğu hemen herkesçe müsellem idi. Uzun yıllar süren bir köy ormanı davasında duruşmaya gelen hakimler, anlatıldığına göre dedemin görüşünü almadan karar vermezler ve dedemin söylediği söze itibar ederler imiş. Böylece dedem, hemen bütün köylerde sözüne itibar edilen biri idi. Buna benzer köyde, köylerde daha bir çok sınır meseleleri, aile tartışmaları, anlaşmazlıklar, çocuk evlendirmeleri gibi nice konularda anlayabildiğim kadarıyla insanlar dedeme akıl danışmaya gelirlerdi. Kendisi adeta köyümüzün yaşlı bilgesi konumunda idi.

…

İyi bir güreşçi imiş dedem. Elimizdeki bir iki fotoğrafında bunun izlerini görmek mümkün. Onunla ilgili olarak güreşmekten dolayı kulaklarının kıvrımları bile zarar görmüş derdi büyüklerim! Vakti ile henüz genç yaşlarında olan iki tane dayım ormada odun kesmeye giderler iken tarlada çalışmakta olan dedem, onları görmüş ve yollarını kesmiş. Başlamışlar kuşluk vakti güreşe. Ta ikindi sularına kadar güreş, güreş… İnanılmaz bir heyecan ve spor tutkusu! Nihayet mahallede sözü geçen biri gelmiş de onları zor ayırabilmiş imiş. Özellikle kış mevsiminde hemen her akşam güreş tutardı dedem evimizde. Babam akşam namazını kıldırdı mı, dedem bir hamlede büyük torunu olan ağabeyime şöyle bir el ense çeker, kıvrak bir hareketle güreşe dalar, evin geniş mutfağında güreş başlar ve belki yirmi otuz dakika er meydana kurulurdu evin orta yerinde. Kimi zaman babam da güreşlere eşlik eder, biz çocuklara ise seyretmenin doyumsuz hazzı kalırdı. Ardından güreş esnasında nereden nasıl tutulur, devekünde, gavur zelvesi, paşa kasnak, boyunduruk, yarmadan atma gibi envai çeşit güreş terimlerinin nasıl olması gerektiğine dair pehlivan tefrikaları devreye girer, söz eski zaman köy güreşlerine uzanır ve evin içinde bir şenlik cümbüş giderdi. Kimi zaman babamın, ağabeylerimle tuttuğu güreş dedemin gözüne batar ve torunlarının icabında incinmesine tahammül edemez, oğlunu/babamı uyarır ve güreşi durdurduğu olurdu. Spor tutkusu hayatı boyunca dedemde hep var oldu ve bir ölçüde ondan bize yansıdı.

Hep aktif bir hayatı oldu dedemin. Boş durmayı hiç sevmedi. Mutlaka bir şeyler üretmek, faydalı olmak, ortaya bir şeyler koymak onun hayat felsefesi idi. İmkanı ölçüsünde tarlalara gider, çalışır, hayvanları otlatır/güder, odun hazırlar, çevre temizliği ile ilgilenirdi. Yaş kesen baş keser hesabı ormana gidince mutlaka çürümüş ağaç köklerini odun olarak toplar getirirdi. Kış mevsiminde fındık toplamak için köyde hey, sepet denilen şeyler örerdi. Çok iyi bir kalaycı ustası idi. Henüz çelik kapların yaygınlaşmadığı o zamanlarda yiyecekler bakır kaplarda idi. Haliyle bakır kapların yılda bir kez olsun kalaylanması gerekirdi. Dedem bu işin ustası olmanın ötesinde sanatkârı/(sanatçı) idi. Sanatçısı idi diyorum çünkü hatırlayabildiğim kadarıyla dedem, körük adı verilen kocaman alet edevatıyla köylere ocak kurar, haftalarda muhtelif köylerde kalır, bakırları kalaylar ve aile bütçesine epey katkı sağlardı. Doğrusu bu sanatı nerede, nasıl öğrendiğini şimdilik bilmiyorum. Ama bildiğim, dedemin üstün bir kalaycı ustası-sanatçısı olduğu üzerinedir. Tepsilere, sinilere/sofralara, bakraçlara … harika çiçek figürleri çizer, buna özel zaman ayırır ve bunu büyük bir estetik haz duygusu ile yapardı. Bu işi para kazanmanın ötesinde bir sanatçı edasıyla yerine getirirdi şüphesizdi. O kadar emeğine karşılık alacakları ne olurdu? Ne olacak, sanatçı/sanatkâr ne anlar para işinden?! Kimseden para isteyemezdi ki... Onun alacaklarını genellikle babam toplardı. İleri görüşlülük, spor ve sanat…

Az önce dile getirdiğim halet-i rûhiyenin bir yansımasını ben eski zaman insanlarında ‘hasbîlik’ diye ifade edebileceğim bir kavramın tezahüründe görürüm. Henüz yedi sekiz yaşlarımda idim. Köyde ağır bir kış hüküm sürüyordu. Ahşap evimizin mutfak penceresinden dışarıda yağan karı seyrediyordum çocuk halimle. Derken evinimizin dış kapısı bir gıcırtı ile açıldı ve bize yabancı bir ses, kapıdan; “Laan Fayık! Acıktım ya laa!” diyerek içeri girerken, eski bir ahbabının sesini hemen tanıyan dedem, aynı ses tonu ile “Gel lan, gel hele içeri!” diyerek temenna eylemişti. Dedemin, filan köyden bir ahbabı, meğer köyümüzün değirmenine öğütmek için mısır getirmiş, ancak orada epey sıra olduğu için beklemek zorunda kalmış. Bu arada üşümüş ve acıkmış, aklına dedem gelince doğruca ziyaretine revan olmuş. O kışta kıyamette bir miktar yokuşlu yolu tırmanarak bize gelmişti. Şimdi silüetini bile hatırlamadığım o dedem yaşındaki adamın ve dedemin hasbî tavırları hâlâ hafızamdadır. Çat kapı Tanrı misafiri ve samimi insanlık örneğinin bir nûmunesi. Şimdi ne çok şeyler kaybediyoruz gelişen ve değişen zaman ile birlikte diyesim geliyor.

Bir gün tarladayım. Henüz dokuz onlu yaşlarımdayım. Afacan halimle bir ağaca tırmanmış haldeyim. Dedem de orada. Şöyle aşağıdan yukarıya bana bir göz attı ve içinden gelen samimi bir ses tonu ile bana, “Oğlum Ahmet, oku, yavrum oku, ilim tahsil et…” dedi. Okumamı, ilim yolunda yürümemi en çok isteyenlerden biri de o idi. Yıllar geçmiş olmasına rağmen dedemin orada bana bakışı ve mezkûr sözü hâlâ gözümün önünde ve kulağımdadır. Kimi durumlarda samimi bir bakış ve yumuşak bir söz, hasbî bir dokunuş nice zorlayıcı söz ve tavırdan daha etkilidir. Buna şüphe yok. Dedemin benim okumamdan kastı ne idi? Sanıyorum öncelikle köklerimize dair bilginin tahsili ve sonrası. Ahir ömründe öte dünyaya göçerken beni yanı başında ona Yasin okurken görmek istemiş olması başka nasıl anlaşılabilir.

…

Dedem hava yolu ile hacca gitmiş. [Pasaporttaki tarihler: 19.12.1972 - 28.01.1973]. Hac hatıraları ile ilgili şeyler de anlatmıştı bana. Ancak sanırım bu yolculuğunun en hazin taraflarından biri, geri dönüşünce hanımını kaybetmiş olduğunu görmesi olmuş!... Kabrine gidip dualar okumuş. Sonraki yıllarını herhangi bir evlilik teşebbüsünde bulunmadan çocukları-torunları arasında yaşadı. Hayata hiç küsmedi ve hep aktif olarak yaşama sevincimize ortak oldu. Dini konularda hep hassas gördüm kendisini. Diyelim hafta günü şehre gitmiş veya Cuma günü köyün camisinde bir sohbet dinlemiş. Onu muhteşem hafızasıyla gelip evde anlatır ve konuyla ilgili belli bir duyuşun oluşmasını umardı. Kaldı ki, kendisi zaten mazbut bir insan olmuştu daima. Onun sevilen, sayılan, güvenilen ve akıl danışılan biri olmasında bu yönünün etkisi olduğu kanaatindeyim.

Kimi zaman rahatsızlıkları da olurdu. Karadeniz insanının sıradan bir hastalığı olan romatizma onun da yakasına yapışmış, bu yüzden ahir ömründe bir bacağında aksamalar ortaya çıkmıştı. Eski zaman insanı olması itibarıyla mecbur kalmadıkça doktora gitmeyen kişilerdendi. Ancak iş başa düşünce ihmal etmezdi. Ahir ömürde üç beş ay kadar hastanelerde kaldı. Ağır bir hastalık neticesinde vefat edeceğini anlayınca yakınlarını, torunlarını falan etrafına toplamış ve her birine bundan sonraki hayatlarında neyi nasıl yapmaları gerektiğini bilge bir büyük edasıyla anlatmış imiş. Ve “bizim defterler artık dürüldü” diyerek dualar eşliğinde öteler âlemine yelken açmış. (D. 1910 - Ö. 24 Mayıs 1988 / Doğumu ile ilgili pasaportta-H. 1329 yazılı. Demek ki, 1911 doğumlu. Mezar taşında ise 1910 yazılı. O zamanlarda günü gününe doğum kaydı yapılmadığı da hesaba katılabilir). 1910’lu yıllarda dünyaya geldiğine göre denilebilir ki, çocukluğu hep savaş yıllarında fakr u zaruret içinde geçmiş. Babası Ömer Efendi ise savaşa gitmiş ve dönmemiş!... 1911’de başlayan Trablusgarp Harbi’nin akabinde Balkan Savaşları, sonra I. Cihan Harbi ve nihayet İstiklal Harbi. 1911’den 1923’e. Allah bir daha göstermesin!

Toparlayacak olursam şunları söylemek isterim: Yazımın başında işaret ettiğim üzere eskilerin taşıdığı hasbîliğe ve samimiliğe ne çok ihtiyacımız var. Göç edilen büyük şehirler, eğitim anlayışları, sosyal medyanın kullanımının giderek yaygınlaşması ve geniş aile bağlarının çözülüme uğramış olması gibi türlü çeşit sebeplerden dolayı eskilerde var olan nice duyarlılığı da yavaş yavaş kaybediyoruz. Artık daha materyalist/maddeye bağımlı bir dünyanın eşiğindeyiz. Eski ahlakî ve insanî duyarlılıkların yadsınması biraz da bununla ilgili. İbn Haldun (ö. 1406), toplumları zarurî [temel ihtiyaçlar]-> hâcî [refah seviyesi] -> kemalî [lüks konforlu yaşam biçimi] şeklinde tasnif eder ve hemen her devlet biçiminde böyle bir gidişatın varlığına işaret eder. Hâcî ve kemalî noktalar aynı zamanda bir toplumu ayartıcı ve çökertici fesat çizgisine de işaret eder. Çünkü ahlakî sıkıntılar oradan neş’et ediyor filozofumuza göre. Bence İbn Haldun’un bu tezi geçmişte olduğu gibi günümüzde de geçerli. Etrafımızda dönüp dolaşan hadiselere bir nebze de bu açıdan bakılabilir. Gündelik hayatımız akıp giderken hiç olmazsa ara sıra ‘ne oluyor acaba?’ diye sormamız gerekiyor düşüncesindeyim. 

Çocukluğu köy şartlarında geçmiş ve geniş aile ortamında yetişmiş benim kuşağımın hemen her birinin geçmişinde bir dede ve ninesi var. Üzerimizde pek çok emeği olan yakın dönem tarihimizden, köklerimizden söz ediyorum. Şimdi onlar hayatımızdan birer birer çekildiler, çekiliyorlar. Hele hele diyar-ı gurbete açılan ve artık geleceğini göç ettiği şehirlerde arayan kuşağım için sözünü ettiğim dede-nineler henüz hafızalarımızda canlı ve saklı duruyorlar. Ben onların saklı yerlerden imkan ölçüsünde dışarı çıkarılmasına tarafım. İmkanı olan ve eli kalem tutanların anılan tarihi, bilgi ve belgeleriyle kayda geçmelerini öneriyorum. Onlar bizim hafızamız, tarihimiz, mazimiz. Onları henüz hatıraları ortada iken kayda geçelim ki, bizden sonraki kuşaklar onlardan kalan ve bizleri köklerimize bağlayan aziz hatıralardan bîhaber büyümesinler. Onlarla birlikte geçen anılarımıza dair hemen her şeyin korunması gerekir. Kelimeler, deyişler, maniler, giysiler, yemekler, mimari tasarımlar, âdetler, akrabalık ve ahbaplık bağları, Tanrı’ya, evrene, insana ve ölüm ötesine dair bakışları, devlet, millet ve vatan algıları, estetik duyuşları, sporları, geçim anlayışları gibi daha yüzlerce konularda bilgi ve belgeyi bizden sonraki kuşaklara sağlıklı bir şekilde sunabilmeliyiz. Ola ki, bizden sonraki nesillerde bu hali belli bir duyarlılıkla birleştirerek filmlere, öykülere, romanlara ve daha nice dokulara nakşedecek çocuklarımız gelir. Ne de olsa umut dünyasında yaşıyoruz…

Cümle geçmişlerimize rahmet niyazı ile…

Bu makale 2886 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

YAZARLAR

Kuşların Öyküsü20 Mart 2020

TERÖRÜ LANETLİYOURUZ

  
 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

HAYDİ SOHBET EDELİM

SOHBET İÇİN TIKLAYINIZ
İSTATİSTİKLER

İSTATİSTİK

 Sitemizde 13 kategori, 2237  haber bulunmaktadır.

 Bu haberler toplam 13603907  defa okunmuş ve 2756 yorum yazılmıştır.

 

REKLAM ALANI

Kumruluyuz.biz Kumrukent.com © 2005 Tüm Hakları Saklıdır
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Kumruluyuz.biz & Kumruluyuz.com ve Kumrukent.com un© 2005 Her Hakkı Saklıdır. www.Kumruluyuz.biz , www.Kumruluyuz.com ve www.Kumrukent.com  un hiç bir kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısı yoktur. Tamamen kişisel bir sitedir. Web sitemizin dışında farklı siteler kaynak gösterilerek yayınlanan haber ve içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz. Web sitemizde yayınlanan Köşe Yazıları, Makaleler ve Yorumlardan Yazarların kendileri sorumlu olup; içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz.  Sitemizde yayınlanan içerikler izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Destek & Bilgi: admin@kumruluyuz.biz | Yazılım: Mydesign| Bu Site En İyi (Tüm Tarayıcılarla) 1024*768 Çözünürlükte Görüntülenir.

Altyapı: MyDesign