Kumru Tanıtım ve Haber Portalı
Anasayfa Haber Ara Foto Galeri Videolar Anketler Müzik Dinle Sitene Ekle Tollbar İletişim RSS

MENÜ

KUMRU

HABER 7 SON DAKİKA

HABER ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZİ BEĞENİN

EN ÇOK OKUNANLAR

Ahmet Hocaoğlu ile Hasbihâl

Ahmet ÇAPKU

10 Ağustos 2016, 10:11

Ahmet ÇAPKU

Bu Yazı 1994 Yılı

Kumru İHL Mezunlarının

  Aziz Hatırasına İthaf Olunmuştur

 

 Ahmet Çapku

 



Ahmet Hocaoğlu ile Hasbihâl

Kendisini Kumru’daki evinde ziyaret ettiğimiz Ahmet Hocaoğlu hocamız ile hasbihal eyledik. Çocukluğu, ailesi, ilim tahsil yılları, hayata atılışı, kimlerle yola çıktığı ve yürüdüğü, mücadelesi ve düşüncelerini dinledik, umutlarına ve temennilerine kulak verdik. Hocaoğlu’nun hayatı aslında Türkiye’nin yakın tarihinin özeti gibi geldi bize. Hemen her biri bugün daha iyi tanınan nice önemli ismin eşlik ettiği küçük bir sahne gibi idi anlattıkları. Kumru İmam Hatip Lisesi’nde müdür iken hemen her sabah okulun giriş merdiveninin yüksekçe yerinde biz talebelerine nutuk çekmesi ve icabında babacan tavrıyla esip kükremesi artık hafızalarımızda güzel birer anı niteliğinde. Evinde kendisiyle konuşurken alabildiğine hoş sohbet, neşeli, şakacı bir kişilik ile karşılaştık. Bu fakire (aynı zamanda okul arkadaşlarım olan) Ethem Arın, Adem Aruk, Mustafa Süren de eşlik edince ortaya aşağıdaki metin çıktı. Öncelikle bizimle sohbeti kabul eden değerli hocamıza, sonra da kıymetli arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Metni okuyup tavsiyelerde bulunan Ethem Arın ve Fatih Hocaoğlu’na minnettarım.

[A. Çapku, E. Arın, Ahmet Hocaoğlu, M. Süren, A. Aruk]

…

Ahmet Hocaoğlu’nun çocukluğu, babası Nutkullo Hafız olarak bilinen Abdullah Hoca’nın memuriyeti sebebiyle Ordu/Akkuş’ta geçmiş. Doğum tarihi ise 1946’lı yıllar. Sülaleye Lütfullahoğulları deniliyormuş. Babasına lakap olan verilen Nutkullo kelimesi aslında Lütfullah’tan galat olarak ortaya çıkmış. Abdullah-Hava çiftinin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Dokuz çocuklu bir aileyi babası, aldığı maaş ile geçindirirmiş.

                Akkuş’ta iken Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş’un kayınbiraderi, bir ara Nutkullo Hafız’a, kendisinin İstanbul’da bir eniştesi olduğunu ve küçük Ahmet’i İstanbul’a ilim tahsili için götürürse ilgili kişinin ona yardımcı olacağını söylemiş. Bunun üzerine Nutkullo Hafız, oğlu Ahmet’i yanına alarak İstanbul’a gitmiş ve bugün Ordu/Ünye’li siyasetçi (Prof. Dr.) Numan Kurtulmuş’un babası olan Niyazi Bey’e ulaşmış. Onun tavassutu ile İstanbul Fatih İmam Hatip’e kaydolmuş talebe Ahmet. Böylece kendisi, Kumru/Fizme’den İmam Hatip’e giden ilk talebe olmuş. (Ardından Abdullah Özbek’i dile getiriyor Hocaoğlu). Yıl 1960’lardır. Artık İstanbul’da ilim hayatı ve İmam Hatip’in ardından Yüksek İslam’da tahsile devamı söz konusudur. Talebe Ahmet, yüz yirmi kişinin girdiği imtihanda yetmiş birinci olarak okula kaydolma hakkını kazanır. Okul müdürü İslam ülkeleri coğrafyası hocası olan Gündüz Akbıyık’tır. O tarihlerde İstanbul İmam Hatip’te talebe olanların nerede ise tamamına yakını Anadolu çocuğudur ve İmam Hatiplerin geleceği de pek parlak görünüyor değildir. İlginç olanı ise müdürün, İlim Yayma Cemiyeti’nin yurdunda herhangi bir talebenin kalıyor olmasına tepki göstermesi ve bunu derslerinde de ortaya koymasıdır. Talebe Ahmet, bu tavrın bir takım olumsuz yansımalarına tanık olur ancak yurtta kalmaktan başka çaresi de yoktur. Mecburen bu sıkıntılara katlanır.

                O tarihlerde okuldaki hocaların bir kısmı belki formasyon açısından arzu edilir seviyede donanımlı kişiler değildir ancak hemen her birinin idealist olduğunu söylemek mümkündür. Hocaoğlu, dönemin hocalarından şunları zikrediyor: Aksaray’da Valide Camii’nin müezzini olan ve güzel Kur’an okuyan Himmet Hoca. Onların Kur’an derslerine gelmiştir. Yine güzel Kur’an okuyan, meşhur Hüseyin Hoca diye bilinen biri vardır. Günün birinde talebe Ahmet’e, “Sen hafız mısın?” diye sorar. Olumsuz cevap karşısında okkalı bir şamarın ardından “Oğlum, hem güzel Kur’an okuyorsun, hem de hafız değilsin!” şeklinde unutamayacağı tepkisini ortaya koyar. Ki Hocaoğlu, “Güzel hatıralardı bunlar” deyip geçer. Ne de olsa, hocaları, onun yetişmesinde emeği olan değerli kişilerdir. Bugün, geçmişte kendisine sıkıntı yaşatan kimi hocalarını bile hayırla yad-eder ve saygıda kusur etmez. Bu noktada Ethem Arın, “Pekiyi hocam, hafız olmak istemediniz mi?” sorusuna Hocaoğlu, nüktedan tavrıyla, rahmetli babasının ona, sende o kapasiteyi göremiyorum, dediğini nakletmekle yetiniyor. Yine Rasim Baba olarak anılan meşhur bir hocası vardır. Tahtaya kaldırdığı herhangi bir talebe şayet tahtayı düzgün kullanmaz ise unutamayacağı bir sopa yer ve ardından hocanın şu öğüdünü işitirmiş: Hoca önce, “Evladım, senin baban zengin mi?!” diye sitemkar bir soru sorar ardından “sizler fakir Anadolu çocuklarınız. Şayet tahtayı yerli yerince kullanmazsanız defterlerinizi de kullanamazsınız” diye öğüt verir ve israfa karşı onların dikkatli olmasını istermiş.  Mahmut Bayram hocayı minnetle yad ediyor Hocaoğlu. Derse girince selam veren Hoca, “Evladım mümessil (başkan), yoklamayı yap çocuğum” der ve derse giriş yapar. Dersin akışı içinde tahtayı silmek için şayet silgiyi bulamaz ise hemen çeketinin yenlerini silgi olarak kullanır ve zamanla yarışarak ders anlatırmış. Eğer ki, kimi talebeler ders esnasında arka sıralarda dersi kaynatmaya çalışırsa Mahmut Hoca hemen onlara yönelir ve meşhur sorularını yöneltir: “Kalk bakalım! Ğazâ, yağzû; ramâ, yermî çekimini yap bakalım!” Talebe bu Arapça fiillerin çekimini yapamazsa bu sefer Hocanın şu sitemi ile yüzyüze gelir: “İşte, bülbül gibi konuşursun ama sorulunca kazık gibi dikilirsin!” Hocaoğlu’nun anılan hocalarının ses taklidini yapması ise konunun hoş ve mizahi tarafı olduğunu buraya kaydedelim.  

                Bu noktada Hocaoğlu, geçmişte kimi meşhurların özellikle talebelerine söylediği ilginç sözlerden bahsetti. Bunlardan biri Celal Ökten Hoca’ya ait. Celal Hoca kızında ‘çömek’ dermiş kızdığı kişiye. Celal Hoca o zamanlar imam hatiplerin lise kısmının açılması için dönemin Milli Eğitim bakanı Tevfik İleri’ye gitmiş. İleri, onun talebesi ve inançlı biri imiş. İşler epey sarpa sarınca Celal Hoca, talebesine kızmış ve “Ulan çömek!” diyerek fırça atmış. Bunun üzerine İleri, ‘Tamam hocam, canımı ortaya koyacağım ve açtıracağım’ demiş ve gereğini yerine getirmiş. Konya’da Hacı Veyiszade varmış. Derste öfkelenince biraz ağır bir kelime kullanırmış. Talebeleri sırf bu sözü ona söyletmek için onu bazen kızdırırlar imiş. Sözün akışının bu noktasında Mustafa Süren, “Hocam, siz meşhur lafınızı hatırlıyor musunuz?” diye sorunca aramızda gülüşmeler oldu ve Ahmet Hoca, “Evet, köftehor [hazırcı, tembel] derdim. Ancak bu söz aslında Ali Rıza Demircan’a aitti. Kendisi sınıftan arkadaşımızdı. Şakacı biri idi. Recep Tayyip Bey onun komşusu idi. Tayyip Bey, Hafız Ali diye biri vardı, onda okudu. Yine Abdurrahman Gürses Hoca’da da okudu” diye ilave ediyor.

                İstanbul İmam Hatip’te iken arkadaşlarını dile getirme babında şunları söylüyor Ahmet Hoca. Okulun çıkardığı Tohum isimli dergide görev de alan Hocaoğlu’nu dinleyelim: “Bir defasında Avrupa’ya gitmiştim. Kemal Sandıkçı diye bir arkadaşım vardı ve orada bulunurken doktora yapıyordu. Yahu dedi, benim doktoramı Türkiye’ye giderken götürür müsün? Ne kadar, diye sordum. On beş kilo! Çok çalışkan biri idi. Yahu insan âlim olur da mütevazı olmak zordur. Kemal hem âlim hem mütevazı idi. Zekeriye Beyaz İmam Hatip’te bizden birkaç sınıf yukarıda idi. Havasından geçilmezdi! Bugün İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı olan Kadir Topbaş falan aynı sınıfta idiler. Yaşar Nuri Öztürk vardı. Tabi bunlar uç misaller. Yaşar’la konuşmak pek mümkün değildi. İyi bir hafız ve imam idi. Kimse ile konuşmaz, sürekli okurdu. Biz, bugün bile hangi siyasi görüşte olurlarsa olsunlar arkadaşlarımızla hâlâ görüşürüz. Yine Celal Erbay, Metin Yurdagür, Ali Toksarı, Abdurrahman Dodurgalı ve diğerleri. Bana geçenlerde bir arkadaşım telefon etti ve beni fırçaladı. Ben de aynen iade ettim! Ve beni iftara davet etti. Ben de [şeker hastalığı sebebiyle] artık gözüm görmüyor falan dedim. Yahu ben sana uçak bileti göndereyim ne olur gel dedi. Şimdilerde televizyonlarda proğramlara çıkan Yusuf Kavaklı ile hemen her gün telefonda görüşürüz.” Hocaoğlu, Recep Tayyip Erdoğan ile de yakından tanış olduğunu, kendisi ile en son Tayyip Bey’in İstanbul büyükşehir belediye başkanı iken görüştüğünü ve Tayyip Bey’in ona, burada isen oturup sohbet etsek, dediğini ve Tayyip Bey’in riyasete geldikten sonra da herhangi bir değişim yaşamadığını ve tevazusunun aynen devam ettiğini ifade ediyor. İlim tahsil yıllarında kendisinin Türk İslam sentezi bir bakış açısına sahip olması hasebiyle arkadaşları ile aralarında bazı tatsız gibi görünen ama şimdi birer aziz hatıraya dönüşen tartışmaların olduğunu da dile getiriyor.

                Hocaoğlu, imam hatip tahsili sonrası İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne talebe olur. Demek ki, 1970’lerden söz ediyoruz. Orada hocalarından kimler yoktur ki. Hayrettin Karaman’dan Bekir Topaloğlu’na, Tayyar Altıkulaç’tan İsmail Karaçam’a, Mehmet Ali Sarı’dan Nuri Ünlü’ye uzanan çizgide hemen her biri kendi alanında uzman ve ülke çapında ünlü olan hocalar. Din psikolojisi uzmanı Ali Murat Daryal’ın, “Herkesi parmağında oynatırım, Sabri Akdeniz hariç” dediği Akdeniz hoca, onların İngilizce dersine girmiş. Ömer Çam psikoloji dersine, Nurettin Bayburtlugil Farsçaya, Selçuk Eraydın tasavvuf tarihine, Osman Öztürk medeniyet tarihine girerek ilim ve feyz vermişler. Mezkûr hocalarından birer tarihi anı niteliğinde hatıra da anlatıyor Hocaoğlu bize. Bir keresinde Ali Murat Daryal’ın, yolda insanlara zarar veren şeyleri kaldırmak sadakadır mealindeki hadis üzerine doksan sayfa yazı yazdığını ifade ettikten sonra yine aynı hocanın, “Çocuklar, inanan insan korkunçtur. Onun önünde hiçbir engel olmaz!” sözünü naklediyor. İsrail’in dördüncü başbakanı Golda Meir’in, biz iki bin yıldır çocuklarımızın kulaklarına bir vatanlarının olduğunu söyledik. Onun için bir vatanımız oldu, sözünü yine Ali Murat Hoca’dan naklediyor. 

                Aynı şekilde Yüksek İslam’da tahsil esnasında kendilerinden ders aldığı hocalar silsilesinden Selçuk Özçelik’ten bahsediyor Hocaoğlu. “Çocuklar bunları bilin. İleride başınız derde girmesin” dermiş devrim kanunları okutan Özçelik Hoca. Recai Okandan ise medeniyet tarihi dersine ve âmme hukukunun ana hatları derslerine girmiş. Ki bugün siyaset sahnesinde bulunan Burhan Kuzu, Okandan’ın asistanı imiş ve hoca, dürüstlüğü sebebiyle Kuzu’ya, kendi özel kütüphanesinden istifade imkanı sunmuş. Coğrafya dersini Orhan Çilingiroğlu’ndan okumuşlar. Orhan Bey’in oldukça donanımlı bir hoca olduğunu belirten Hocaoğlu, mezkûr hocanın dersi ile ilgili şöyle bir ders şakasını bir anektot olarak bize naklediyor. Bir zamanlar Diyanet reisliği de yapan [2003-2010] Ali Bardakoğlu, derslerde oldukça hoş şakalar yapan biri imiş. İslam hukuku ve mukayeseli hukuk mezunu olan [çift diploma] Bardakoğlu, vaktiyle Orhan Hoca’nın dersinde solucanın anatomisini anlatarak yarım saat kadar derste kendini dinletebilmiş imiş! Kendi başından geçen benzer hikayeyi de Hocaoğlu şöyle anlatıyor: “Yüksek İslam’da birinci sınıftayız. Orhan Hoca bana bir soru sordu. Sina Yarımadası’nın yağış şekilleri nasıldır diye. Söyledim. Hoca bana, atıyorsun dedi. Hocam korkudan atıyorum dedim. Çık dışarı dedi ve kıçıma bir tekme attı! Ben pancar gibi olmuşum… Eyvah dedim kendi kendime, bu sene bu dersten sınıfta kaldım! İkinci yıl başladı, baktım dersten geçmişim. Şaşırdım ve hocaya sordum durumu. Dedi ki, çocuklar siz beni tanımıyorsunuz. Ben bir talebeyi sınıfta bırakacak isem ona çok nazik davranırım. Geçecek ise ona biraz başka davranırım. Dersi geçince nasıl olsa bana kini kalmaz! Biz İslam ülkeleri coğrafyasını öğrenmek adına o hocamızdan çok istifade etmiştik.”

                Yüksek İslam’dan 1974’te mezun olan Hocaoğlu iki yıl kadar imam hatiplik yapmış. Bu arada Kuran Kursu ile de ilgilenmiş ve Alibeyköy Kültür ve Eğitim Derneği’nin faal bir üyesi olarak çalışmış. Bu arada Elektro Metal fabrikasında müdür olan ve Türkiye Maden İşverenleri Sendikası genel başkanı olan Turgut Özal, oradaki camiye gelir ve Hocaoğlu ile yakından dost olur, camide birlikte namaz kılarlar. Erbakan’a fevkalade karşı olan Özal ile Hocaoğlu arasında hoş anılar geçmiş. Bir keresinde Özal, mezkûr dernekte bir konuşma yapmak ister. Bunun üzerine kendisine, Erbakan aleyhine konuşma, çünkü buranın müdavimleri genelde Erbakan’ı severler diye tembih ederler. Özal da buna dikkat ederek bir konuşma yapar. “Turgut Ağabey dünyanın en meşhur siyasetçilerinden biri idi. Şakacı idi. Korkut Ağabey de oraya gelirdi ve her ikisi de mütevazı insanlar idiler” diyor Hocaoğlu.

Hocaoğlu 1976’da ise din kültürü öğretmeni olarak Milli Eğitim’e geçmiş ve İstanbul Alibeyköy’de göreve başlamış. MEFDER kısaltma adıyla Mefkûre Öğretmenler Derneği’nde sekreter olan Hocaoğlu, o zamanlar kendi ifadesi ile ele avuca sığmayan bir karaktere sahiptir. Ki onun bu yapısı ilerleyen zamanlarda onu biraz sıkıntıya da sokacaktır. Derneğin üyelerinden birinin Nazım Kıbrısî olduğunu dile getiren Hocaoğlu, ‘biz kendisine siz öğretmen misiniz’ diye sorduğumuzda, ‘evet sayılırım, kimya mühendisiyim’ diye cevap aldıklarını ve onu da derneğe kaydettiklerini belirtiyor. 1978’de yedek subay olarak askere gider ve on sekiz ay kadar vatani görevini yapar Hakkari Şemdinli’de. O zamanlar memur olanlar askere giderken istifa edip gitmekte imiş. Geri dönünce yeniden görev alabilmesi altı ay zamanını alır. Ve Diyanet’e biraz maceralı bir şekilde murakıp olarak geçer. Sınav öncesi mülakat ve daha sonra yazılı sınav yaparlar. Mülakatta hangi gazeteyi okuduğu gibi kendi ifadesi ile sinir bozucu sorular sorarlar. Kuran ve tecvitten sorarlar. Ve (Hocaoğlu’na göre, falanca siyasi görüştendir diye) kazanamaz!...

Askerlik dönüşü evli ve çocukları yani geçindirilmesi gereken bir ailesi olan Hocaoğlu, bunun üzerine İstanbul’a gider tanıdığı birine konuyu anlatır/dert yanar. Zira kendisini imtihan eden heyettekilerden biri, kendisinden bir devre önce olan bir tanıdığıdır. Nihayet yeniden sınava girer, yazılı için iki bin sayfalık mevzuatı ezberler ve nihayet yedek olarak kazanır (!). Üç ay kadar tayin işleri ile uğraşmak durumunda kalır. Tayin yapılacaktır ancak bazı (şifahen söylenen) şartlar vardır: Birincisi- tayini İstanbul’a olmayacaktır. İkincisi- iki üç kişi bulunca, murakıp olmasına rağmen, vaaz verecektir. Üçüncüsü- siyasetle uğraşmayacaktır. Nihayet tayini Adapazarı’na yapılır. Pekiyi netice ne olur? Hocaoğlu’nun ifadesi ile: “Adapazarı’na gidince yine o işi yaptık!...”  

                Kendisi murakıp iken Belçika’ya öğretmen olarak görevi çıkar. Gerçekte böyle bir müracaatı da yoktur. Üç yıl boyunca orada görev yapacak ve maaşını da oradan alacaktır. Fahri Korutürk, Süleyman Demirel ve Turgut Özal’ın onayı ile yirmi sekiz kişilik listede yer alan Hocaoğlu’na eğer gitmezseniz üç yıl boyunca buradan maaş alamazsınız derler. Aslında bu sürprizi yapanlar, Ahmet Hocaoğlu daha önce bir takım sıkıntılar yaşadı, hiç olmazsa ona bir jest yapalım diye düşünen ve Diyanet’te bürokrat olarak bulunan birkaç arkadaşıdır. Ve Hocaoğlu apar topar gerekli belgeleri hazırladıktan sonra Avrupa’ya doğru yola revan olur. Katolik okullarında İslam dersi öğretmeni olarak göreve başlar ve orada üç buçuk yıl kadar kalır. Şu kadar var ki, gittiğinde yedi ay kadar maaş alamaz. Konsolosluk ile Türkiye’de ilgili kurumlar arasında gerekli yazışmaların zamanında yapılmaması ve maaş alamama sebebiyle Hocaoğlu, tanıdığı bazı kişilerden ödünç para alır ve bu da ileride soruşturma konusu olur. Bunun üzerine kendisi, burada bir sorun varsa bunun sebebi sizlersiniz. İlgili yazışmaları yapmayan ve benim bu hale düçar olmama sebebiyet veren sizlersiniz der. Hasılı aradan geçen şu kadar zaman sonra Hocaoğlu’nu Türkiye’ye çağırırlar ve şu tarihte Türkiye’de göreve başlamanız gerekirdi ama siz gitmemişsiniz ve şu an müstafî (kendi isteği ile işten çekilmiş) konumdasınız, derler! Kendisinin böyle bir yazıdan bile haberi yoktur!... Ülkeye geri döner, pasaportu elinden alınır. Dahası Belçika’da iken ilahiyatçı bir hoca, Hocaoğlu’nu (öyle anlaşılıyor ki, çekememezlik sebebiyle) şeriatçı diye ihbar eder. Baş konsolos kendisini çağırır ve şunu der: Yahu sizin aynı anda hem komünist, hem faşist ve hem şeriatçı oluşunuzu anlamıyorum. Hakkınızda bu şekilde şikayet var. Nihayet konsolos ile Hocaoğlu arasında hoş sohbetler geçer ama iş orada bitmez. Diyanet, Hocaoğlu’nun durumunu araştırmak için önemli bir şahsı gönderir Avrupa’ya. Yapılan incelemede Hocaoğlu haklı görünse bile zamanın yetkilileri tarafından kendi deyimi ile “üzerine kırmızı çizgi çizilir”. Bu aşamada Brüksel’de sol çizgide bir sendika gelir ve ona yardımcı olacağını, gerekirse orada nümayişler yapacağını beyan eder. Bunun üzerine Hocaoğlu: “Hayır! Beni buraya gönderen de beni geri çağıran da devletimdir. Devletimin aleyhine hiçbir şeye izin vermem! Hayırlısı budur demek ki” der ve yurda geri döner.

                Ülkeye geri döndüğünde Emniyettepe’de Kız Kur’an Kursu’nun başına geçer. 80 ihtilalinin de etkisi ile müstafi konumda bulunuyor olması açısından üç sene görev alamaz. Daha sonra müracaat eder ve Aydın/Söke İmam Hatip Lisesi’ne öğretmen olarak gider. (1986). Nihayet 12 Mart 1990’da Kumru İmam Hatip Lisesi’ne müdür olarak tayini çıkar. Kendisinin Kumru’ya gelmesinde Hamit Taşçı’nın etkisinden söz eder. Kumru’ya geldiğinde İmam Hatip Lisesi, bugünkü binasına taşınmış haldedir. Talebe müracaatı çok olduğu ve halihazırdaki bina yetersiz geldiği için ek binayı yapmaya karar verirler. Müdür baş yardımcısı ve aynı zamanda kardeşi Abdülkadir Bey’le birlikte hafta sonu tatil günlerinde etraf köyleri dolaşırlar ve yeni yapılacak bina için ağaç/kereste toplarlar. “Milletimiz bizden para istemezdi. İnsanımız istediğimiz ağacı bize verirdi. Para? Para öte tarafta alırız derler ve verirlerdi. İşte ek binayı böyle yaptık” diyor Hocaoğlu. Onun müdür olarak Kumru’da hızlı tempodaki çalışmaları 28 Şubat 1997’ye kadar devam eder. Ulubey’e tayini (/sürgün?!...) çıkar. Durduramaz. Ve nihayet zor bir karar olsa da emekliliğini ister. Henüz elli bir yaşındadır, hayatının tecrübe ve bilgi ile dolu en faal döneminde. Nihayet Avrupa’ya gitmeye karar verir ve Almanya’ya gider. Amacı insan yetiştirmektir. Camilerde fahri olarak imam hatiplik yapar. Orada on iki on üç yıl kadar kalır. Yaş itibarıyla altmış beşine yaklaşınca memleketine döner. 

                Sözün akışının bu noktasında Ahmet Hocamızın oğlu Fatih Bey, biraz da babasını yakından tanıyor olması hasebiyle, “Gerçek fedakâr öğretmenler, Anadolu’da binalar yapan, talebelerin okuması için gece gündüz çalışanlardır aslında” deyince Hocaoğlu şunları dile getiriyor: “Kimi talebelerimiz gece kahvehaneden çıkmazdı. Biz gece onları icabında zor kullanarak oradan uzaklaştırırdık. Evlere baskın yapardık (!). Sigara içiyorlar mı, ders çalışıyorlar mı diye denetlerdik. Bana göre imam hatipte görev yapmak sevaptır. Vatandaş size talebesini her şeyi ile veriyor. Kız talebelerimizden biri vaktiyle bana şunu hatırlattı: Bana, kardeşim var buraya alır mısınız demiş. Yerimiz yok demişim. Çünkü o zamanlar imtihanla alınıyordu talebe. Bir gün konuşuyoruz kendisiyle ve bana bunu hatırlattı, kardeşimi almadınız dedi. Pekiyi o kardeşiniz şimdi ne yapıyor dedim. Namaz kılmıyor dedi. İçim gitti!...” Yine Hocaoğlu, “Adapazarı’nda murakıp iken tanıdığım bürokratın biri bana, yeriniz olmasa bile imtihan yaparken müracat eden talebeleri kazandıracak şekilde yapın. Hiç olmazsa oranın/imam hatibin havasını teneffüs etsin demişti ve ben de buna dikkat etmişimdir” diye ilave ediyor.

                ‘İmam hatiplerin, orada okuyan talebelere yeterli sanat, dil, spor imkanı sun/a/madığını ama belli bir tarih bilinci verdiğini, bunun bir neticesi olarak bugün belki dünya çapında bir dilci, sanatçı, sporcu çıkmadığını, şimdilerde ise altyapı eksikliğinin giderilmeye çalışıldığını’ kendisine ifade ettiğimizde hocamızın cevabı şöyle oldu: “Hocaların donanım olarak yeterli olmaması bana göre önemli değil. Çocuklar orada Kur’an, hadis, kelam okuyor. O havayı teneffüs ediyor. İleride isterse kendisi okur. Hayrettin [Karaman] Bey, ‘Ben imam hatipliyim. Çocuklarım orada okudu. Torunlarımın tamamı da orada’, demişti. Şimdi hükümetin güzel çalışmaları var. Bir yere imam hatip açıyor ve buraya sadece hafızlar alınır diyor mesela. Biri bana dedi ki, Fatih’te Daruşşafaka’nın eski binasında uluslararası bir imam hatip açılmış. Geçen sene Arapça’da dünya birincisi oradan çıkmış. Şimdi bir takım çalışmalar var. Bizde yeni tercüme eserler var. Geçmiştekileri ve yeni tercümeleri karşılaştırarak okuyorum. Dilde, tercümede bile epey gelişme olduğu açık.”

                “Zamanımın tamamı okumakla geçiyor. Ayaklarım tutmuyor, dışarıya çıkamıyorum. Sağ gözüm şekerden tam görmüyor. Sol gözümde de ufak tefek sıkıntılar var. Büyüteçle okuyorum. Okumam da o ölçüde yavaşlamış durumda. Saat hesabım yok. Elimden geldiği kadar. Evde başka ne yapabilirim ki?” diyen ve okumaya düşkün olan Hocaoğlu, idarecilik yıllarında okuma-araştırmaya vakit ayıramadığını hayıflanarak dile getiriyor. Bir diğer önemli husus ise, belli bir plan dahilinde okuma yap/amıyor oluşu. Ansiklopedi maddesi, hadis kitabı, gazete fıkrası vb. şeklinde yürüyen okuma etkinliğini kendisi açısından pek de verimli bulmuyor. “Prensipli okusam herhalde akademisyen olurdum” deyince kendisine geçmişte böyle bir isteğinin olup olmadığını ve şimdi ‘keşke’ deyip demediğini soruyoruz. Cevabı: “ Oluyor tabi. Efendim, çocuklarım, ev işleri falan hepsi bahane. İnsan isteyince ne olmaz ki… Bizim kuşakta Ali Bardakoğlu dışındakilerin hepsi fakir aile çocukları idi. Celal’in [Erbay] yanında kim sigara içerse şikayet ederdi. Anasına söz vermiş. Kendisi yetim büyümüş. Hasan Kamil Yılmaz hakeza öyle idi. Kadir Topbaş benim okul arkadaşım, bizden bir devre yukarıda idi. Sessiz biri idi. Şimdi tabi önemli bir siyaset adamı. Kendisi hem mimar hem ilahiyat kökenlidir. Geçenlerde İhlas Suresi’ni araştırdım. Elmalılı Hoca buna tam 81 sayfa ayırmış, ilmini konuşturmuş. İnsan bunları okuyunca manevi haz alıyor” şeklinde oluyor. Öyle anlaşılıyor ki, yukarıda isimleri zikredilen ve Hocaoğlu’nun yakın dostları olanların hemen her birinin isminin önündeki etiketlere bakılınca kendisinin niçin hayıflandığını daha iyi anlama imkanına eriyoruz.

                Hayata Fizme’de başlayan ve muhtelif aşamalarda Akkuş, İstanbul, Ankara, Hakkari, Adapazarı, Avrupa (Belçika, Almanya), Aydın, Ordu gibi yerlerde devam eden Hocaoğlu’na hatıralarını kaleme alıp almadığını sorduğumuzda mütevazı bir tavırla, “Yok yahu, bunlar basit şeyler. Bunların nesini kaleme alacağız. Gençliğimde şiir yazardım. Şimdi defterlerimi de kaybettim (!). Bazılarını yayınlıyordum ve onlar da daha çok Avrupa’da iken çıkmıştı” demekle yetiniyor. Hocaoğlu 1968’de evlenmiş ve üç erkek çocukları olmuş: Fatih, Abdulhamit, Mehmet Akif. (Şayet dördüncü oğlu olsa imiş onun adını da Vahdettin verecek imiş!). ‘Bunların hepsi de siyasi ağırlık taşıyan isimler’ dediğimde şunları ifade ediyor: “Bizim zamanımızda komünizmle mücadele dernekleri vardı. Türkiye, komünistlerin eline geçecek gibi bir algı vardı. İleride komünistler burayı işgal ederse çocukların isimlerini, bu isimler eskiden de varmış deyip karışmazlar düşüncesi ile verdim.” Çocuklarının her biri kendi ilgi alanları doğrultusunda üniversite tahsili yapmışlar. Ancak Hocaoğlu’nun, yukarıda isimleri zikredilen, kuşağındakilerin bir çoğunun çift (ve bazen üç) ana dal okuyarak üniversite mezunu olduğunu biliyoruz.

                İmam hatiplerin bu ülke insanına çok şeyler kazandırdığı bağlamında şöyle bir hatırasını bizimle paylaşan hocamız, Ayhan Songar’dan bir örnekle konuya açıklık getiriyor. Merhum Songar, Nutkullo Hafız’ın dostu imiş. Onunla hastanede iken tanışmış ve dostlukları artarak devam etmiş imiş. Songar Hoca bir keresinde, “Benim en büyük eksikliğim imam hatip mezunu olmamamdır” demiş. Nutkullo Hafız’ın vefatı sonrası Ahmet Hoca, annesini Ayhan Hoca’nın çalıştığı hastaneye götürür. Songar Hoca oldukça soğuk davranır kendilerine. İlerleyen zamanda bunun sebebi sorulunca “Yahu, babanızın vefatını duydum, ağlamamak için böyle davrandım” deme ihtiyacı duyar. Nutkullo Hoca’nın Kur’an okuyuşunu teybe/kasete kaydeder ve bazen sınıfta talebelere dinletirmiş Songar Hoca. Talebelerin, böyle bir şeyden haberleri olsun diye. Ayhan Hoca’nın bu tavrı 1963’lü yıllardadır. Konuyla irtibatlı 1951’li yıllara dair verdiği örnek ise bugünleri anlamamız için daha bir anlamlıdır. Tahirü’l-Mevlevî vefat edince (20.06.1951) cenazesini taşıyan gençler, tekbir getirmeyi bilmedikleri için sadece Allah Allah diyerek onu kabristana götürmüşler. Hocaoğlu buradan hareketle bugün kimileri siyasi gidişatla ilgili şöyle böyle diyebilir ancak alınan mesafeyi de görüp ona göre düşünmek gerekir diyor.  

                Şu kadar var ki, günümüz Müslümanlarının pençesine yapışan dünyevileşme (sekülerizm) sıkıntısının farkında olduğunu ama bunun hemen her devirde söz konusu olduğunu dile getiren Hocaoğlu, elan ülkemizi yöneten üst tabakayı yakından tanıdığını ve onların ahlaken böyle bir probleme bulaşmadıklarını ifade ediyor. Ama aynı şeyi herhangi bir partinin milletvekilleri için söyleyemeyeceğini ve bunun da her dönem için aşağı yukarı böyle işlediğini örneklerle anlatıyor. Bunun yanında ülkemizdeki tartışmaların çoğunun siyasi nitelikte olduğundan hareketle dünya çapında ses getirecek bir buluş, bir teori, bir sanat eserine dair tartışmaların yoksunluğunun kendisi de farkında. Fakat hal böyle olsa da teorik bilgi açısından epey mesafe alındığı kanaatinde. Mesela, diyor Hocaoğlu, Diyanet’in ilmihalinin ikinci cildinde Yunus Apaydın’ın İslam siyaset düşüncesi ile ilgili seksen sayfalık verdiği bilgiyi adeta roman okur gibi okudum ve bayıldım. Demek ki, siyaset bilimci, dilci, tarihçi vb. artık yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor, diyor. Buradan hareketle umutlu olduğunu belirtiyor. Tabi bunun da zamanla kişi başına düşen milli gelirin yükselmesine bağlı olarak artık ekol kurabilecek çapta düşünürlerin de ortaya çıkacağını temenni ediyor.

                Kendisine Kumru’da ilim, kültür, sanat, sosyal etkinlikler yani aklı besleyen konuları nasıl gördüğünü soruyoruz. “Maalesef, bir şey yok. Belediye başkanı park, bahçe işleri falan iyi çalışıyor ama kültürel çalışmalar yok. Belki bu konuda danışmanı yok, bilmiyorum. Henüz bir kültür merkezi bile yok. Kumru’nun donanımlı insan birikimini değerlendirme konusunda burayı fakir görüyorum. Büyük devletler büyük organizasyon yapabildikleri için büyük olmuş. İnsanlar bir araya gelince sadece piknik yaparak vakit öldürüyorlar. Bu doğru değil. Tartışılması gereken nice konu var. Bunların önceden belirlenmesi, belli kişilere konuların önceden verilmesi, konuşma yapanlara imkan sağlanması gerekir. Ben artık ihtiyarladım, sizler ise umudumuzsunuz ve birikiminiz var. Şimdi insanlarda dünyevi açıdan zengin olma telaşı var, dünyevileşme var. Ve bu durum insanlar arasında sevgi, saygıya da yansıyor. Biz (belki) kendisinden sıkıntı çektiğimiz hocalarımıza bile saygıda kusur etmezdik. Şimdi öyle değil” diyor.

                 “Bir eğitimci, öğretmen olarak Türkiye’de ve Avrupa’da epey hocalık yaptınız. Talebeleriniz için dilek ve temennileriniz nedir?” diye soruyoruz. “Dua ediyorum. Sizler bilgi ve davranışlarınızla yetişen nesillere örnek oluyorsunuz. Gerek idari görevlerde gerek eğitim öğretim işlerinde pırıl pırıl insanlarsınız” diyor ve hemen her bir talebesi için iyi dilek ve temennilerini beyan ediyor. Bilge Konfüçyüs, ‘Hayatta istediğim tek şey, kitap dolusu bir ev /[bilgi, akıl], çiçek dolusu bir bahçe /[duygu, gönül]’ dermiş. Hocamızın evi kitap, etrafı ise onu seven çiçek mesabesinde manevi evlatları/talebeleri ile dolu. Kendilerine sağlık ve bereketli ömürler diliyoruz. 

Bu makale 4744 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

YAZARLAR

Kuşların Öyküsü20 Mart 2020

TERÖRÜ LANETLİYOURUZ

  
 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

HAYDİ SOHBET EDELİM

SOHBET İÇİN TIKLAYINIZ
İSTATİSTİKLER

İSTATİSTİK

 Sitemizde 13 kategori, 2237  haber bulunmaktadır.

 Bu haberler toplam 13675628  defa okunmuş ve 2756 yorum yazılmıştır.

 

REKLAM ALANI

Kumruluyuz.biz Kumrukent.com © 2005 Tüm Hakları Saklıdır
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Kumruluyuz.biz & Kumruluyuz.com ve Kumrukent.com un© 2005 Her Hakkı Saklıdır. www.Kumruluyuz.biz , www.Kumruluyuz.com ve www.Kumrukent.com  un hiç bir kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısı yoktur. Tamamen kişisel bir sitedir. Web sitemizin dışında farklı siteler kaynak gösterilerek yayınlanan haber ve içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz. Web sitemizde yayınlanan Köşe Yazıları, Makaleler ve Yorumlardan Yazarların kendileri sorumlu olup; içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz.  Sitemizde yayınlanan içerikler izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Destek & Bilgi: admin@kumruluyuz.biz | Yazılım: Mydesign| Bu Site En İyi (Tüm Tarayıcılarla) 1024*768 Çözünürlükte Görüntülenir.

Altyapı: MyDesign