Kumru Tanıtım ve Haber Portalı
Anasayfa Haber Ara Foto Galeri Videolar Anketler Müzik Dinle Sitene Ekle Tollbar İletişim RSS

MENÜ

KUMRU

HABER 7 SON DAKİKA

HABER ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZİ BEĞENİN

EN ÇOK OKUNANLAR

Tarihe Yolculuk: Balkanlar - I

Ahmet ÇAPKU

17 Temmuz 2018, 01:39

Ahmet ÇAPKU

Tarih hem geçmiştir hem de gelecektir. Gelecektir, çünkü geleceği, belli ölçüde mezardakiler belirler. İnsanlar geçmişlerinden kopamazlar. Koptukları anda, Aliya İzzetbegoviç’in betimlemesi ile, koparılmış çiçekler gibi solup giderler. Tarih, bir arabanın aynaları gibi, bize geçmişten haber verir. Ancak bizler, onun bize verdiği verileri dikkate alarak ileriye doğru yol alırız. Hiçbir şey tarihin dışında kalamaz. Geçmiş tarih olduğu gibi bizler de an be an tarih yazarız ve ‘oluruz’. Tarihi iyi anlamak için tarihin yoğun olarak yaşandığı mekanları yerinde görüp incelemek bu açıdan önem arzeder.

            Maddi planda her şey tarih çemberinin içinde yer alır. Dağlar, ırmaklar, göller gibi doğal unsurlar yanında mimari yapılar, siyaset ve savaşlar, sanat ve damak tatları, müzik ve folklor verileri ve daha pek çok husus bu çembere dahil şeylerdir. İnsanoğlunun amelî/pratik zekasını ve oradan da nazarî/teorik bilgisini ziyadeleştirmek adına geçmişte düşünce ve sanat adına miras bırakılmış verilerin korunması önemlidir. Bu açıdan İslam hukuk ve ahlak anlayışı, ‘öteki’ne saygı ve musamahayı insan olmanın bir konusu olarak dikkate almış ve siyasi uygulamalarda bunun sayısız örneklerini ortaya koymuştur. Balkanlar ise bu ilkenin en somut göstergeleriyle dolu bir coğrafyadır.

            …

            Yukarıda dile getirilen hususları göz önünde tutarak Balkanlar’a dair bazı gözlemlerimizi burada paylaşmak isterim. Yunanistan’dan başlayan bu tarihe yolculuk Makedonya, Karadağ, Bosna Hersek gibi ülkeler üzerinden Sırbistan ve Bulgaristan’a uzanan bir çizgi sergiledi. Sırayla bu ülkelerdeki tarihi mirasa dair bazı gözlemlerimi, intibalarımı ve düşüncelerimi burada dile getirmek istiyorum.

            Bugün Batı Trakya denilen ve yakın tarihe kadar nüfus olarak ezici çoğunluğunu Müslümanlar Türklerin teşkil ettiği İskeçe’den yola çıktık. Burası mimari itibarıyla bir Osmanlı şehri görümünde. Yunanistan boyunca uzanan Rodop dağlarının eteklerinde kurulmuş. Şehrin merkezinde vaktiyle kocaman bir külliye varmış. Camisi, medresesi ve insanların muhtelif ihtiyaçlarına hitap eden çeşitli mimari unsurlarıyla birlikte nice yıllar hizmet görmüş. Ancak Balkan milletlerinin Osmanlı’ya başkaldırması ile birlikte buradaki Müslüman Türkler’i zor günler bekler olmuş. Bu zorluklar belli ölçüde öyle anlaşılıyor ki, hâlâ devam ediyor. Bugün İskeçe meydanında mezkûr külliyeden geriye, Mehmet Emin Aga’nın hayratı olarak, kitabesi bile yok edilmiş sadece bir saat kulesi kalmış. Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe bugün Batı Trakya’da Müslüman nüfusun yoğun olduğu yerler. Sanırım İslam tarihi eserlerinin[1] burada belli ölçüde var oluşu bu yoğun nüfusla ilgili olsa gerek. Buralarda ve Yunanistan’ın belli şehirlerinde gece eğlenceleri hatırı sayılır seviyede imiş.  İskeçe 1360’lı yıllarda Osmanlı hakimiyetine geçmiş. Rehberimizin ifadesiyle Osmanlı dönemi aslında buralar için her açıdan gelişim yılları olmasına rağmen buradaki okullarda tarih kitaplarında karanlık dönem olarak okutulurmuş. Bu da haliyle buradaki Müslümanlar için kabul görmemiş. Şu kadar var ki, Osmanlı dönemi tarihi, Müslüman aile ortamında ‘ilerleme ve güzel dönem’, okullarda ise ‘karanlık dönem’ olarak öğretilince kimi öğrencilerin kafasında karışıklık doğar ve bu da bazı sorunlara sebebiyet verirmiş. Bu açıdan buradaki Müslümanlar kendi dillerini çocuklarına öğretmek için epey gayretli olsalar gerek. Özellikle Yunanistan’daki ekonomik kriz sonrası buradaki Müslümanların geçimleri ve işleri daha da zorlaşmış.

            Anlaşılabildiği kadarıyla buradaki Müslüman Türkler nezdinde onların sorunlarını dile getiren Dr. Sadık Ahmet’in ayrı bir yeri var. Eşitlik Barış Partisi’ni kuran Sadık Ahmet’in karşısına baraj sorunu çıkarılmış ve sonrası malûm... Eski eserlerin korunması burada ayrı bir problem olarak görünüyor. Çünkü Yunanistan’da Osmanlı’dan kalma eserlerin hatırı sayılır miktarda ortadan kalktığını söylüyor rehberimiz. Yol boyunca kenarlarda maket kiliseler göze çarpıyor. Bu maketler, onların bulunduğu yerde meydana gelen kazada birinin öldüğüne işareten yapılmış. Ölüm tarihinde orada küçük anma törenleri yapılırmış ilgili ailece.

            Günümüzde Yunanistan’ın Kavala şehri bazı yönleriyle meşhur. Osmanlı’ya başkaldıran Mehmet Ali Paşa’nın buralı oluşu, kurabiyesi ve turizmiyle ünlü bu şehir. MÖ. 600’lerde Taşoz adasından buraya gelenlerce kurulmuş. Buranın insanı eskiden tütün işleri ile uğraşırmış. Kavalalı Mehmet Ali Paşa (ö. 1849), on yedi çocuklu bir ailenin geriye kalan tek çocuğu imiş. Tahsil görmüş ve Mısır’a vali tayin edilmiş. O da orada isyan etmiş ve Mısır’ın Osmanlı’dan kopmasında rol oynamış. Buradakiler açısından Paşa’nın ayrı bir yeri var. İmareti ve doğduğu ev olduğu gibi korunmuş. Bugün Kavala’nın hakim bir tepesinde Kavalalı’nın at üzerinde temsil edilen bir heykeli var. Kılıcını kınına sokar vaziyetteki bu heykelin bir benzeri Mısır’da imiş. Orada da kılıcını çekmiş halde olan heykelin yönü buradaki heykele nâzır imiş. Heykelin hemen arkasında bir kilise bulunmakta. Bugün imaret ve müze haline getirilen evi ile Mısırlılar ilgileniyormuş rehberimizin ifadesine göre. Tam tepedeki Halil Paşa Camii ise kapısına kilit vurulmuş vaziyette. Minaresi 1923’te yıkılmış. Aslında burası vaktiyle bir külliye imiş. Aziz Nikola Kilisesi ise 1530’larda yapılan İbrahim Paşa Camii’nin kiliseye çevrilmiş halidir. Caminin minaresi yıkılmış ve çan kulesi yapılmış. Kavala kalesi ve su kemeri ise Kanuni’den kalmış.

            Selanik 1480’de Osmanlı idaresine geçmiş. Buradaki Atatürk Evi’nde bulunan bir fotoğraf, vaktiyle Selanik’in camilerle dolu nasıl bir mimari yapıya sahip olduğunu gösterir nitelikte. Alaca Camii diğer adıyla İshak Paşa Camii bugün müzeye dönüştürülmüş. Rıza Tevfik’in Harap Mabed isimli şiiri bugün bu cami için söylense sezâdır.[2] Alaca Camii denilmesi cami süslemesinin muhtelif renkler, desenler ile bezeli oluşu ile ilgili imiş. Bu manada Kalkandelen’de ve başka Balkan coğrafyasında aynı isimli muhtelif camilere rastlamak mümkündür. Bu coğrafyadaki bazı camilerin içinde tezyinât olarak duvarları boydan boya kaplayan ilginç tabiat resimleri, peygamberlerin isimleri, esmâ-i hüsnâyı görebilirsiniz. Bunun farklı sebeplerinden söz edilebilir. İkonları olan Hristiyanlıktan İslam’a geçenleri camiye ısındırmak, eğitim amacıyla namaza gelenlerin bazı İslamî kavramları her daim hatırlamasını sağlamak vb. olabilir. Buradaki/(Selanik) Alaca Camii’nin de minaresi yıkılmış ve minare kapısı betonla kapatılmış. Şehir ortasında tarihi bir Osmanlı hamamı var. Onun da bazı bölümleri sergi amaçlı olarak kullanılıyormuş. Hemen yanında ise Roma’dan kalan bir agora kalıntısı görülebilir. Beyaz Kule ise Kanuni döneminden kalmış. Ömer Seyfettin ve Genç Kalemler ekibinin bu kule etrafından mezkûr akımı kurduklarını hatırlayabiliriz. Bugün burada kimi insanlar, Osmanlı’dan kalan mimari eserlerin yıkılıp yok edilmiş olmasından hayıflanırmış. Sebebi ise eğer o eserler kalsa idi daha çok turist ve gelir kaynağı olurdu düşüncesinde imişler. Sanırım bu hali, Balkanların birçok yeri için de dile getirmek mümkündür. 1908 ihtilali sonrası II. Abdulhamid’in getirildiği Selatini Köşkü restore ediliyormuş. Onun için oraya kimyesi yaklaştırmıyorlarmış rehberimizin ifadesine göre.

            Selanik’teki Aristotales meydanı meşhur bir yer. 1970’lerde  yapılmış bu meydan ve çevresindeki binalar. Farklı bir mimari üslupla inşa edilen yapılar buranın bir Avrupa şehri olduğunu gösterir. Burada Selanik Üniversitesi önemli. Ülkenin bir çok yerindeki talebeler üniversite tercihinde ilk sırayı buraya verirmiş. Çünkü, diyor rehberimiz, Selanik, gençlere her açıdan dünya cennetini sunar. Onun için Selanik, genç nüfusun en yoğun olduğu yerdir. Ve kimi gençler, üniversiteyi hemen bitirmek istemedikleri için vaktinde mezun olmazlarmış. Şehrin tam ortasındaki Aziz Dimitri Kilisesi dikkat çekici bir mimari ve estetik taşıyor. Her daim ziyaretçisi olan bu kilise 470’lerde yapılmış. Aziz Nikola’yı şehrin koruyucu azizi kabul ediyorlarmış. Sanırım bu inanç, Balkan coğrafyasının bazılarında da var. Tıpkı Ohrid’in koruyucu azizi olarak Clement’in kabul edilmesi gibi. İki milyon nüfuslu Selanik’te Atatürk Evi, TİKA’nın restorasyonu ile güzel bir görünüm kazanmış.[3] Mustafa Kemal’e ait özel eşyalar, pek çok fotoğraf ve çocukluğunun geçtiği aile ortamı korunmaktadır. Çocukken etrafından oynadığı ağaç da bugün oradadır. Bu ev bugün restore edilip ziyarete açılmış haldedir.

…

            Makedonya Ohrid Balkan coğrafyasının en güzel şehirlerinden biri. MS. 916’larda ölmüş olan Bulgar Ortodoks kilisesinin ilk piskoposu Aziz Clement buranın ve Mekadon Ortodoks Kilisesi’nin aziz koruyucusu kabul ediliyormuş. Ohrid Gölü’ne (ki, dünyanın en nadide incilerinin olduğu göl imiş) nâzır evleri, bizdeki Safranbolu evlerini andırıyor. Korunmuş ve restore edilmiş haliyle muhteşem bir estetik manzara sunuyor. Buradaki eski pazar çarşısında inciler binbir çeşit dekoratif haliyle müşterilerin beğenisine sunuluyor. Geçim kaynakları sınırlı olan bu yerde turizm önemli bir gelir kaynağı. Gölün temizliği, sadeliği ve muhteşem manzarası gerçekten çok güzel. Kilise iken fethiye camisi olarak camiye tebdil edilmiş olan cami, daha sonra minaresi yıkılmış ve yerine çan kulesi yapılarak tekrar Ayasofya adıyla kiliseye çevrilmiş. Bizdeki Küçük Ayasofya’ya benzeyen mimarisi ile ortaçağ yapılarını andırıyor. Kale civarında Roma döneminden kalan bir antik tiyatro keşfedilmiş ve restora altına alınmış. Tepedeki kilise ise inziva köşeleri, antik mimarisi ile eski dönemleri işaret ediyor. Camilerin bir çoğu yok artık. Şehirde Osmanlı’dan birkaç tane eser kalmış. Halveti Tekkesi bunlardan biri. TİKA onarmış yakın tarihte. Namaz kılma mahalli, zikir meclisi yeri, misafir odaları, aşhanesi ile gerçekten ziyarete değer bir yer. Bahçesinde ise hamuşân olmuş şeyhlerin türbeleri, dervişlerin boynu bükük halde bulunan kabirler var. Burada eski pazar çarşısının başında bulunan bir cami de restore ediliyor. Anlayabildiğim kadarıyla ecdadımız, her bir mahalle ve çarşının ucuna minaresi ve kubbesi görülecek şekilde tasarlamış dini mimariyi. Çünkü mimari, gezi arkadaşımız editör Abdullah Beyin ifadesiyle, zihinlere tarihi nakşeden yazılmış gen güzel kitaptır.

Rehberimizin işaret ettiği üzere buralarda kimin nüfusu ve arkasına aldığı devlet ne oranda güçlü ise siyaset ve diğer hususlar da ona göre şekil alırmış. Hayat felsefesi, mimari, iş bulma vb. bütün bunlardan nasibini alıyor olsa gerek. İşsizlik sorunu ileri boyutta imiş. Buralarda eğlence, taverna ve gece yaşantısı da alışılmış bir hayat biçimi gibi görünüyor. Bu durum biraz da sanırım bu coğrafyanın tabi şartları, ürünleri ve tarihi geleneği ile de ilgili olsa gerek. Buradaki etnik unsurlar, Yugoslavya’nın çökmesi sonrasının getirdiği boşluğu henüz aşabilmiş değil. Belli bir arayış hali göze çarpıyor. Buradaki Müslümanlar ve Türkler, Türkiye için duacılar ve Türkiye’den çok şey bekliyorlar. Selanik’teki rehberimiz, Türkiye göz yaşı dökerse buradakiler hüngür hüngür ağlar, demişti. Bu coğrafyadaki Müslümanların Türkiye reisicumhuru (şimdi Başkan) için ‘babamız’ şeklinde hitap etmeleri hem duygusal bağ hem de Türkiye’den beklenti ile irtibatlı gibi geldi bana. Tarihte bu coğrafya biraz da büyük devlet yapıları tarafından şekil kazanmış. Büyük devletler ortadan çekilince ortaya boşluk çıkmış. Bu da farklı unsurların gerilimini beraberinde getirmiş. Rehberimiz, ironi olsun diye, buralara Bal-Kan derler yani hem balı hem de kanı var, diye soğuk bir espri yapıyor. Sıcak ve soğuklarının (Balkan soğukları!) ileri seviyede olması sanırım bu bölge insanın karakterine de etki etmiş. Yine buralarda tarım arazileri oldukça az. Yunanistan’ın yüzde seksen civarı dağlardan oluşuyormuş. Ohrid’de Türkçe konuşan ne çok insana rastlıyoruz. Buralarda Türk demek Müslüman demektir. Yemek kültürlerinin daha çok et ve sebze ağırlıklı olması gözlerden kaçmıyor.

            Kalkandelen’e (Tetova) gelirken otobüste uzaktan temaşa edilen köylerin Müslüman ya da gayri Müslim oldukları, köylerdeki minare veya kiliseden anlaşılabiliyor. Demek ki, minare-ezan, İslam’ın şiarı konumunda. Buralarda insan bunu daha açık seçik olarak görebiliyor. Kalkandelen’e gelirken köylerdeki minare sayıları artıyor. Kimi hallerde minare ile kilise çanı icabında komşu haldeler. Kalkandelen yakınındaki Gostivar köyü de İslam ahalisi ile meşbû imiş. Kalkandelen denilince mühim mahallerden biri olan Harabâtî Baba Tekkesi akla gelir. Burası tekke olmakla birlikte gerçekte tam bir külliye konumunda. Bektaşi dervişlerinin mekanı olan bu yer, Serseri Ali Efendi diye ünlenen (Server Ali Paşa) biri ile Kanuni Sultan arasındaki ilginç hikaye yakından ilgilidir.[4] Tekkenin kurulduğu mekanın havasının çok temiz olması ile ilgili de hoş bir hikayesi vardır. Anlatı hoş bir hikaye olsa bile buralara İslam’ın mayasının ve mührünün vurulması için dikkat çekicidir doğrusu.

Mezkûr tekkenin bir giriş takı var. Burası nöbetçilerin (hatta icabında kırk kadar nöbetçi !) bulunduğu mekan imiş ki, koca bir kuleyi andırıyor. Aş evi, misafirhanesi, imareti, ahırı (ağıl), Alaca Camii, (ki, bu camiyi Mensûre ve Hurşide isimli evlenmemiş iki kız kardeş yaptırmış, üzeri rahmet alması amacıyla açık bırakılan bir güzel türbede medfûnlar. Herhalde kıyamete kadar ezan dinlemek için olsa gerek. Hemen yanı başlarında ise muhteşem haliyle Köpüklü [Pena] Nehri akıp duruyor. Ruhlarına rahmet olsun).[5] Burası komünizm idaresi döneminde amacı dışında kötü şekilde kullanılmış. 2001-2002 yıllarında ise epey mücadele ve çarpışma sonucu Müslümanların kontrolüne geçmiş. Yakın tarihte TİKA’nın burayı restore edeceğini beyan ettiler. Buranın sadece fiziki olarak kurtarılması değil siyaseten de kurtarılması için epey mücadele verilmiş anlaşılan. Yine görülebildiği kadarıyla epey geniş bir alana kurulu olan tekkenin nice emlaki, geçmişteki süreçte farklı kişilerin mülkiyetine geçmiş. Yakın tarihte Alaca Cami ile tekke bir bütün alanın içinde iken şimdi araya fasıla (caddeler, evler) girmiş halde. Burası tarihte nice faydalı girişimlerin, Balkanların İslamlaşmasının önemli bir mekanı olmuş. Dilek ve temennimiz o ki, günümüzde ve gelecekte de nice güzel gayretlerin mekanı olmasıdır. Derviş ruhaniyetinin bütünüyle hissedildiği yerlerden biri burası. Derviş denilince ben, inancını en üst seviyede temsil eden, îlâ-yı kelimetullah amacıyla hicret eden ve gittiği yeri incitmeyen, çok ileri seviyede bir meslek sahibi, bir/kaç dil bilen ve icabında kendini savunmayı bilen, gönül ehli, gayretli, dini bütün müslümanı anlıyorum. Dünyadan el etek çekmiş olmak, dervişliğin amacından saptırılmış hali gibi görünür bana.

Alaca Camii’nin mimarisi nev-i şahsına münhasır. Her tarafı oldukça farklı metodlarla elde edilen boyalı resimlerle, motiflerle bezeli. Girişin tavanında Süleyman mührü dikkat çeker. Osmanlı aslında mimaride mezkûr mührü hep kullanmış. Ne var ki, Yahudi figürü olarak bilinmesi, bazı tuhaf tartışmaları da beraberinde getirmiş. Tarihi bilmeyenlere özgü, ilmîlikten uzak, hamasi tartışmalar olsa gerek bunlar. Osmanlı çınarları, dolu dolu akan bir nehir, cami, minare, ezan ve hazirede hamuşân olmuş Müslümanlar. Ölüm kaygısı hayatın dokusunda var. Ölümün üstesinden nasıl gelinebilir ki ?... Sanırım bu camiyi yaptıran hanım efendilerin bugünkü halleri bu soruya çok yerinde bir cevap teşkil ediyor olabilir. Alabildiğinde dipdiri bir inanç, estetik bir dünya görüşü ve derviş ruhu ile kişisel benliği ve yaşanabilir bir dünyayı inşa-imar etme bilinci… Harika bir şey bu. Modernitenin haz ve hız dolu dünyasında insanlar bırakalım ahiret komşusunun kimler olacağını daha bu dünyada iken belirlemeyi, kendilerini bile unutuyorlar icabında. Görselliğin, ikonların, menfaate dayalı sembollerin insanı kuşattığı bir dünyada insanlar artık, evde bir arada olsalar bile yakınlarından zihnen uzak düşebiliyorlar. Farklı sanal âlemlerde dolaşıyorlar ama gel gör ki, sanal âlemde kimse kimseye güvenmiyor belki de… Güvenin olmadığı yerde hayat, hürmet ve mahabbet, ya da ‘insan’ mı olur ? Halbuki bizim eski ahlak kitaplarının hemen birçoğunun önemli konularından biri ‘ölüm korkusu’ başlığını taşır. Burada medfun olanlar ise merhum Erdem Beyazıt’ın ‘Buldum’ isimli şiirinin son mısralarında dile getirdiği “Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm / Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm” dizelerindeki sırra mazhar olmuş haldeler denilebilir.

Anlayabildiğim kadarıyla bu yapılar, buralarda İslam’ın tapusu hükmündeler. Müslümanlar ise muhtelif etnik, dini, kültürel, folklorik bir mozaiği andıran yapı için birleştirici, değer verici konumdalar. Çünkü İslam hukuku, başkasına hayat hakkı tanır. Diğerlerini ötekileştirmeden, belli bir şemsiye altında başkasına da yer verir. Onun için Osmanlı buralardan çekilirken herkesin dini, dili, kültürü, forkloru, tarihi hep yerinde kalmış, yok olmamıştır. Olsa idi bugün bunlardan kaç tanesi burada ve ayakta kalabilirdi ki… Rehberimizin anlatmasına göre Osmanlı bu topraklara, Doğu Karadeniz insanı ile Akdeniz’in yörüklerini getirip iskan etmiş. Tabi bunda muhtelif şartlar da gözetilmiş olsa gerek.

Kalkandelen 1389’da, biraz ilerisinde yer alan Üsküp ise 1392’lerde fethedilmiş. Demek ki, buraların imarı İstanbul fethinden çok önce başlamış. Öyle anlaşılıyor ki, Osmanlı, Anadolu’daki bazı yerlerin isimlerini buraya da taşımış. Kosova (koz/ceviz ova), Kalkandelen, Tuzla, Foça vb.[6] Üsküp bizde bugün daha çok Yahya Kemal’in memleketi olarak hatırlanıyor.[7] Cumhuriyet döneminin aruzla şiir yazan bu büyük şairinin çocukluğu, gençliği burada, Üsküp’te geçmiş. Dolayısıyla Yahya Kemal, Vâlide-i Atik’te dolaşırken, İstanbul’u bir tepeden seyrederken, Kandilli’de bir akşamı yaşarken gerçekte hayal dünyasında hep Üsküp olmuş. Zira insanlar, çocukken hafızalarına nakşettikleri imgeler üzerinden inşa ederler sonradan gelen bilgileri ve sembolleri. Onun için çocukluk, yaşlılığın babası kabul edilir. Yahya Kemal, henüz çocuk iken yirmi dokuz yaşlarında olan annesini kaybetmiş. Annesi, İsa Bey Camii’nin Osmanlı ile yaştaş olan ulu çınarının ve minaresinin gölgesine defnedilmiş.[8] Yahya Kemal, konu ile ilgili şöyle yazmış: “Ben girmeden hayatı şafaklandıran çağa / Bir sonbaharda annemi gömdük o toprağa”… 

İsa Bey Camii’nin haziresinde şurada burada kalmış nice kabir taşları yer yer bakımsız… Bir millet tarihi ile var olur ve yaşar. Tarihten uzaklaşıldığı ölçüde kişi ve toplumlar başkalaşır. TİKA bu camiyi de onarmış ve burayı, Müslümanlarının nezih bir ortamda ibadeti için hazır hale getirmiş, çevre düzenlemesi yapmış. Ne güzel ! Bu caminin giriş kısmının sağ tarafından derviş odası var. Burası sanırım itikaf köşesi olarak da fonksiyon icra etmiş olsa gerek. Yine o hol gibi yerden de başka küçük odaya geçiş var. Alperenlerin, akıncı ruhlu dervişlerin mekanı olan bu yerler yüzyıllar boyunca İslam mührünün oralara vurulması işlevini görmüş. Yahya Kemal’in şiirlerinde hep Üsküp havası eser. Açık Deniz isimli şiirinde, “Aldım Rakofça kırlarının hür havasını / Duydum, akıncı cedlerimin ihtirâsını // Her yaz, şimâle doğru asırlarca bir koşu / Bağrımda bir akis gibi kalmış, uğultulu” mısraları buralarda olup biteni anlatır. Yine Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiiri sanki Üsküp’teki TİKA’nın onardığı Mustafa Paşa Camii hayal edilerek yazılmış gibidir. Kalkandelen’den gelen top ve nal sesleri ile şimâle (kuzeye) uzanan dağlar, büyük şairin şiirlerini muhayyilesinde harmanladığı tarih ve coğrafyayı teşkil eder. Bu açıdan tarih, Kâtip Çelebi’mizin yüzyıllar önce dikkat çektiği üzere, coğrafya olmadan tam anlaşılamaz. İnsanların düşünceleri de böyledir.

Vardar Nehri üzerinde II. Murat’ın başlatıp Fatih Sultan’ın yaptırdığı taş köprü (Fatih Köprüsü), bize Mimar Sinan’ın taş köprülerinin müjdecisi olarak görünür. Bu köprünün tam ortasında yer alan ve dinlenme mahalli (veya icabında namazgâh) olarak bulunan yerdeki mihrap taşı (kitabe bölümü) yakın tarihte kaldırılmak istenmiş, Üsküp’teki Müslümanların direnişi neticesi tekrar yerine konulmuş. Şehrin doğu yakası bugün daha çok Müslümanların meskûn mahalli olarak duruyor. Osmanlı eserlerinin belki bir çoğu burada yer alıyor. Bu cümleden olarak Osmanlı çarşısı içindeki II. Murat Camii, Mustafa Paşa Camii, hamam, Sulu Han, Kurşunlu Han ve Kapan Han’ları[9] (ki, TİKA bunları da onarmak için devreye girmiş görünüyor), İsa Bey Medresesi, Dükkancık Camii gibi nice eseri burada görebilmek mümkün. Burası Bursa’yı, yer yer Edirne’yi andırıyor. Coğrafi yapısı ve doğası, buraya serpilen nice güzel eser ile Anadolu ve Balkanlar adeta birbirine bağlanmıştır. Osmanlı’nın Balkanlardaki otağı konumunda bulunan Kalkandelen ile Üsküp’ü birlikte okumak daha iyi olur.

Bu topraklarda cami ile kilisenin yan yana olduğu bir vakıa. Hâlâ daha bu durum böyledir. Ancak yakın tarihde Üsküp’ün en yüksek tepesine yaklaşık kırk metre boyunda bir haç (Milenyum Haçı) dikilmiş, geceleri de ışıklandırılmış. Üsküp’ten akıp giden Vardar Nehri üzerinde, eski Makedon kralı İskender’in[10] ve daha nice önde gelen idareci (kral vb.), din adamı, sanatçı, düşünür olarak gördükleri kişilerin devasa heykelleri ile şehir farklı bir görünüm almış. Sanat köprüsü adıyla inşa edilen yapı ise onlarca sanatkârın heykelleri ile meşbû. Devasa büyüklükte eski Yunan mimari stilinde inşa edilen devlet binaları da eskiye özlemle ilgili olsa gerek.

Fatih Köprüsü’nün[11] her yanını kuşatmış vaziyette inşa edilen yeni heykeller ve devlet binalarının ortaya koyduğu manzara üzerine pek çok yorum yapılabilir. Nehrin, Kale tarafına geçip de geriye dönüp baktığınızda sizi şöyle bir manzara karşılar: İskender’in babası Filip (Filibe, onun adını taşıyormuş) ve annesinin heykeli, köprünün iki yakasını tutmuş Aziz Clement ve onun talebelerinin heykelleri, köprünün ilerisinde bir figür olarak beliren at üzerinde Büyük İskender heykeli, daha ileride Anna Terasa heykeli, müzesi ve yanında yeni inşa edilen bir kilise, yukarıdaki dağda ise kocaman bir haç. Aynı şekilde Osmanlı’ya başkaldırmış komitacıların at üzerindeki heykelleri de burada her yanda görülebilir. Bu manzara sanırım, mimarinin, yetişen nesiller üzerinde etkisi en güçlü olarak yazılmış bir kitaptır düşüncesi ile ilgilidir. Bu açıdan TİKA’nın burada eski İslami eserleri onarmasını takdirle karşılamak gerekir. Kaldı ki, buradaki Müslümanların mezkûr tarihi eserleri yeniden onarmak için, öyle anlaşılıyor ki, maddi imkanları yok gibi. İşsizlik, fakirlik zaten buradakiler tarafından dile getirilen bir husus.

Katolik Rahibe Terasa (ö. 1997) buralı imiş. Doğduğu ev bugün restore edilmiş ve heykeli dikilmiş. Bu durum bana, yeni bağımsız olmuş devlet yapılarının kendilerini dünya düşünce tarihine kabul ettirebilmek için bir takım önemli kişilere sarılması fikrini getirdi. İmparatorlukların çökmesi üzerine ortaya çıkan kimi devletlerde de bu olmuştur. Bizde geçmişte İbn Sînâ’nın, Mevlânâ’nın Türk mü, Fars mı, Arap mı olduğu tartışmaları da aynı düşünce ile ilgilidir. Bu arada Üsküp’te de akşamları başlayan gezip tozma, yeme içme ve eğlence mekanlarının dolup taştığını ifade edebiliriz. Bence İslam düşünce tarihi adına bu bölgenin edipleri, şairleri, deyişleri, türküleri, damak tatları, folkloru incelenmesi gereken başka konulardır.

 

[1] Bu konuda Ekrem Hakkı Ayverdi’nin Balkanlarda Osmanlı Mimarisi isimli eseri önemlidir denilebilir.

[2] https://www.antoloji.com/harab-mabed-siiri/  [Erişim: 14.07.2018]

[3] TİKA, Mustafa Kemal’in dedesi Kızıl Hafız Efendi’nin evini Makedonya Debre’nin Kocacık Köyü’nde yapmıştır. Bkz. (Ali Rıza Efendi Anı Evi). http://www.yenibalkan.com/banner.php?id=98 

http://www.tika.gov.tr/tr/haber/makedonyada_ali_riza_efendi_ani_evi_hizmete_acildi-6824 [Erişim: 16.07.2018]

[4]https://ipfs.io/ipfs/QmR1gzPYUwxEUWHbeRggZzfYy5Fxsd8Qc7hXUUnJQwxrZq/ wiki/Harabati_Baba_Tekkesi.html [Erişim: 16.07. 2018]

[5] Bu iki kız kardeşin söz konusu hayrâtı, bana Üsküdar’ı anımsattı. Gerçekte İstanbul Üsküdar da hanımların yaptırdıkları hayrât ile meşbûdur: Gülnuş Emetullah Valide Sultan Camii (Yeni Camii), Valide-i Atik Camii,  Mihrimah Sultan Camii, Kerime Hatun Camii, Gülfem Hatun Camii, Fevziye Hatun Camii, Hacı Hesna Hatun Camii, Amine Hatun Camii, Fatma Hatun Camii, SerçeHatun Camii….

[6] Balkan Savaşları sonrası geriye göç durumlarında da oradaki isimler yer yer Anadolu’ya taşınmış. Üsküp’ten Kırklareli’ne yerleşenler bu ismi aynen yeni yere taşımışlar.

[7] Ertuğrul Karakuş, Üsküp okuması üç farklı şekilde tasnif eder: Eski Üsküp (Skoplje), Osmanlı Üsküp’ü, modern dönem Üsküp. Bu farklılık ancak bir tepeden bakılarak görülebilir. “Sana dün bir tepeden baktım…” [Y. Kemal].

[8] Yahya Kemal’in annesinin mezar yeri ve kabir taşının keşfedilip yeniden hazırlanarak cami haziresindeki yerine tekrar dikilmesinde büyük emeği olan Ertuğrul Karakuş beye teşekkür ediyorum.

[9] Kapan (kabbân), tartı işleri anlamında. Buraya gelen insanların yükleri burada tartılır, kayıt altına alınırmış. Onun için buraya Kapan Han ismi verilmiş.

[10] Yunanistan’ın başvurusu üzerine Mekadon kralı İskender’in bu heykelinin kaldırılacağını söylemişti rehberimiz.

[11] Bu köprünün adını önce Taş Köprü vererek onu sahipleştirmek, ardından da üzerinde işlemler yapmak istemişler.


f



















Bu makale 2467 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

YAZARLAR

Kuşların Öyküsü20 Mart 2020

TERÖRÜ LANETLİYOURUZ

  
 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

HAYDİ SOHBET EDELİM

SOHBET İÇİN TIKLAYINIZ
İSTATİSTİKLER

İSTATİSTİK

 Sitemizde 13 kategori, 2237  haber bulunmaktadır.

 Bu haberler toplam 13675269  defa okunmuş ve 2756 yorum yazılmıştır.

 

REKLAM ALANI

Kumruluyuz.biz Kumrukent.com © 2005 Tüm Hakları Saklıdır
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Kumruluyuz.biz & Kumruluyuz.com ve Kumrukent.com un© 2005 Her Hakkı Saklıdır. www.Kumruluyuz.biz , www.Kumruluyuz.com ve www.Kumrukent.com  un hiç bir kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısı yoktur. Tamamen kişisel bir sitedir. Web sitemizin dışında farklı siteler kaynak gösterilerek yayınlanan haber ve içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz. Web sitemizde yayınlanan Köşe Yazıları, Makaleler ve Yorumlardan Yazarların kendileri sorumlu olup; içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz.  Sitemizde yayınlanan içerikler izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Destek & Bilgi: admin@kumruluyuz.biz | Yazılım: Mydesign| Bu Site En İyi (Tüm Tarayıcılarla) 1024*768 Çözünürlükte Görüntülenir.

Altyapı: MyDesign