Kumru Tanıtım ve Haber Portalı
Anasayfa Haber Ara Foto Galeri Videolar Anketler Müzik Dinle Sitene Ekle Tollbar İletişim RSS

MENÜ

KUMRU

HABER 7 SON DAKİKA

HABER ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZİ BEĞENİN

EN ÇOK OKUNANLAR

Tarihe Yolculuk: Balkanlar - II

Ahmet ÇAPKU

19 Temmuz 2018, 00:10

Ahmet ÇAPKU

Osmanlı açısından bu bölgenin yeni bir şekil almasında Kosova başka bir konum arzeder. Murat Hüdavendigar buraya 1389’da gelmiş ve Kosova Meydan Muharebesi’nde şehit edilmiş.[1] TİKA’nın restore ettiği Hüdavendigar türbesi ve çevresi adeta bir bütüncül yapıya bürünmüş. Böylece Hüdavendigar Meşhedi bütün ihtişamıyla ziyaretçilerini karşılar hale glemiştir. Türbenin önündeki dut ağacının bu türbe ile yaşıt olduğunu söylerler. Kosova Meydan Muharebesi öncesi ortalığı kaplayan sis ve bozuk hava, gergin savaş psikolojisi ve savaşın akıbetinin ne olacağına dair I. Murat’ın duasındaki samimiyet ne kadar etkileyicidir!

“Ya Rab! Bu fırtına, şu aciz Murad kulunun günahları yüzünden çıktıysa, masum askerlerimi cezalandırma!... Allah’ım! Onlar ki, buraya kadar sadece Sen’in adını yüceltmek ve İslâm’ı tebliğ etmek için geldiler!... İlâhî! Bunca kere beni zaferden mahrum etmedin. Daima duamı kabul buyurdun. Yine sana iltica ediyorum, duamı kabul eyle! Bir yağmur nasib eyle! Bu toz bulutu kalksın. Kafirin askerini aşikâr görüp, yüz yüze cenk edelim!... Ya İlâhi! Mülk de bu kul da Sen’indir. Ben aciz bir kulum. Benim niyetimi ve esrârımı en iyi Sen bilirsin. Mal ve mülk maksadım değildir. Yalnız Sen’in rızanı isterim. Ya İlahî! Bu mümin askerleri küffar elinde mağlub edip helak eyleme!... Onlara öyle bir zafer lütfet ki, bütün Müslümanlar bayram eylesin!... Dilersen o bayram gününde şu Murad kulun yolunda kurban olsun!... Ya İlahi! Bunca Müslüman askerin helâkine beni sebep kılma! Bunlara yardım eyle ve zafer bahşeyle! Bunlar için ben canımı kurban ederim. Yeter ki, tek Sen beni şehitler zümresine kabul eyle!... Asâkîr-i İslam için teslîm-i ruha razıyım. Tek ki, bu müminlerin uğruna benim ruhum feda olsun. Beni gazi kıldın, sonunda da lütfen ve keremen şehid eyle! Âmîn.”

Hüdavendigâr’ın bu halis duası, öyle anlaşılıyor ki müstecâb olmuş.[2] 29 Haziran 1326-15 Temmuz 1389 tarihleri arasında ömür sürmüş olan Sultan, demek ki, 63 yaşında öte âleme şehid olarak pervaz açmış[3] ve Osmanlı Beyliği’nin Devlet oluşunda yaklaşık otuz yıl boyunca canla başla gayret sarfetmiş, babasından devraldığı devletin büyüklüğünü beşte dört oranında (95 bin  metre kareden 500 bin metre kareye) büyütmüş. İlk defa ‘Sultan’ ünvanı verilen ve hiç yenilgi almadığı belirtilen I. Murat’ın hemen bütün işlerini bilginlerin (ulemâ) görüşlerini dinleyip karar vererek yürüttüğü belirtilir.[4]

Osmanlı kuvvetlerinin sayı itibarıyla az olmasına rağmen savaşı kazanmış olmasını nasıl yorumlamak lazım ? Rehberimiz, burada o dönemde aslen Arnavut insanların yoğun olarak yaşadıklarını, Sırplar’ın buranın insanına iyi davranmadığını ve bunun da böyle bir neticeyi beraberinde getirmiş olabileceğine dikkat çekti. Bunu bir yorum ve belki sebeplerden sadece biri olabilir diye görmek ve konuyu tarihçilere bırakmak en yerinde tavır olur. Ancak burada hatırlanması gereken birkaç husus vardır: Rivayete göre Türk bayrağının şekli ilk defa burada belirlenmiş. Meşhur anlatıya göre gökteki hilal şeklindeki Ay ve yıldız, burada şehitlerin kanına akseder ve bu da bayrağın şeklini oluşturur. İlk defa bando (kös) kullanılmış. İlk defa tuğra (devlet mührü) kullanılmış.[5] İlk defa bürokrasi şekillenmiş. Para basılmış. Demek ki, I. Murat ile birlikte Osmanlı, beylikten çıkıp devlet olma yoluna girmiş denilebilir. Kaldı ki, tarihçilerin tesbitine göre bu tarihten sonra Osmanlı, Batılı devletlerce devlet olarak tanınmış/görülmüş.

Kosova’dan gelirken gezimize Senai Bey de iştirak etti. Benim ‘Yol Hikayeleri’ adını vermek istediğim nice faydalı anısını, hikayelerin eşlik ettiği muhtelif düşüncelerini bizimle paylaştı. Kimileri geçmişini, tarihini, kültürünü beğenmeyebilir ve zâhirdeki güzel görünenlere takılıp kalabilir. Halbuki patatesin çiçekleri de güzel görünür ancak hakikisi toprak altındadır. Onun için bizler buralara, ecdadımızı ziyarete geliyoruz. Birileri zâhire bakarak Müslümanlar hakkında olumsuz kanaatler belirtebilir. Halbuki 15 Temmuz’da olup bitenler kül içindeki közün ne kadar sağlam olduğunu, ecdadımızın, ocağımızı ne denli sağlam kıldığını gösterdi. Ocak bir evden geriye kalan son şeydir.[6] O var ise diğerleri de var olur. Bize düşen şey, o köze, baba ocağına sahip çıkmaktır, mealindeki düşüncelerini buraya kaydedebiliriz.

Bugün Kosova’da Müslümanlar önemli bir kesimi teşkil ediyor. Buranın devlet olarak tanınmasında Türkiye’nin hatırı sayılır katkısı olduğu bilinmektedir. Priştine, Kosova’nın başkenti. Rehberimiz, Avrupa’nın en dikkate değer papaz okulunun burada olduğunu dile getiriyor. Burada Fatih Camii, Halil Rüştü Paşa Camii gibi nice mabedi TİKA ve diğer bazı kurumlar onarmış veya onarıyor. Buranın devlet olarak tanınmasında Amerika önemli rol oynamış. Herhalde bundan dolayı olsa gerek ki, Bill Clinton ve Tony Blair’in isimleri burada dünyaya gelen çocuklara verilirmiş. Kosova büyük ve bereketli bir ova görünümünde. Aslında bu ovanın güzelliği, en iyi şekilde Prizren Kalesi’nden görülebilirmiş. Sultan Reşad’ın Avrupa seyahatinde onu karşılamak için yaklaşık olarak yedi yüz bin Arnavut Müslüman burada onu istikbal etmiş. O tarihlerde Kosova’nın nüfusu bir milyon kadar imiş. O tarihlerde nice yokluklar içerisinde bu kadar insanın Sultan’ı karşılamak için buraya gelmiş olması bile bir şeyler söyler. Hüdavendigar müzesinde konu ile ilgili resimleri görmek mümkündür.

            Prizren bu coğrafyada ziyaret edilmesi gereken başka bir yer. Altın şehir demekmiş Farsça’da. Burası Fatih döneminde 1455’de fethedilmiş. Öyle anlaşılıyor ki, Fatih Sultan otağını kurup stratejik planlamalarını burada yapmış olsa gerek. 1878 (93 Harbi) sonrası son kale burası olmuş. Ancak burada dini-milli bir devlet kurulmuş. Arnavutluk, Kosova merkezli olmak üzere bayrağı, anayasası, devletin kuruluşu ile ilgili hemen bütün yapıları olan bir devlet imiş. Yasa olarak beş maddesi varmış ve ilk madde buranın İslam hükümleri ile yönetilmesi üzerine imiş. Üç yıl ömrü olmuş bu devletin. (Emin olmamakla birlikte) bu devletin o dönemdeki bazı Jön Türkler (?) tarafından lağvedildiğini belirtiyor rehberimiz. Halifelik 1924’te ilga edilince Sırplar aynı gün buraya gelip Cuma Camisi denilen fethiye caminin minaresini yıkmışlar ve kiliseye çevirmişler. Küçük Ayasofya mimarisini andıran bu yapı, 1455’ten 1924’e kadar Cuma Camisi olarak işlev görmüş. Bu yapı bugün koruma altına alınmış, Hristiyanlardan da müntesibi pek yokmuş. 

Burada Sinan Paşa[7] Camii, önemi itibarıyla adeta İstanbul’un Sultanahmet Camii mesabesinde. Emin Paşa Camii de dikkate değer bir mabet. TİKA bunları onarmış. Şar Dağları’ndan akıp gelen ve yaz ortasında gürül gürül akan bir ırmak var. Buraya Akdere adının verilmesi, aslında Maraşlı Maksut Paşa ile ilgili imiş. Maraş, esintili yer demekmiş. Maksut Paşa buranın en esintili yerine bir cami (Maksut Paşa/Maraş Camii) yaptırmış 1640’lı yıllarda.[8] Ve burası şehrin en eski mahallesi imiş. Kadiri dergahı, yanındaki kocaman bir ulu çınar o dönemden bir fısıltı gibi duruyor. Şehrin ortasındaki Arasta (Çarşı) Camii’nin sadece minaresi kalmış bugün. Sırplar bu camiyi 1967’lerde yıkmış rehberimizin ifadesine göre. Yolcular, minare varsa cami de olur, diye esprili temennilerini dile getiriyorlar.

Bayraklı Camii’nin ayrı bir hikayesi var. Sahte Mustafa hadisesini çözüme kavuşturan Mehmet Paşa, buraya cami yaptırmış. Halk arasında şöyle bir hikaye anlatılır. Paşa bu camiyi yaptırmadan önce bütün altın paralarını ırmağa atar. Helal ise kalır, haram ise varsın suya karışsın gitsin diye. Belli bir müddet sonra bakarlar ki, paralar olduğu gibi duruyor. O paralar alınıp bu cami yapılmış. Cami inşası esnasında hamam ihtiyacı ortaya çıkınca hamam yapılmış ve caminin kubbeleri için ayrılan kurşun plakalar hamam için harcanmış. Caminin inşası biterken kubbeler için gerekli olan kurşun plakalar yetmemiş. Para da bitmiş. Mehmet Paşa, bir rüya görmüş ve rüyaya göre, falan yer kazılmış. Oradan kubbelere yetecek kadar kurşun plakalar çıkarılmış ve cami inşası böylece tamamlanmış. Bu caminin minaresindeki sancak, komünizm döneminde bile hep orada bağımsızlık nişanesi olarak kalmış. Bugün buradalardaki camilerin minberlerinde, minarelerinde genelde yeşil renkli sancak vardır. 

Burada Akdere ırmağı üzerinde tarihi ve yeni köprüler var. Kimi köprülerin korkuluklarında üzerlerinde erkek-kadın isminin yazılı olduğu kilitler var. Sevgi ile sonsuza kadar birbirine bağlı (sâdık) olacaklarına dair karşılıklı söz verme (ahitleşme) sembolü bu. Ne güzel !... Bizdeki çaput bağlama geleneğinin farklı bir versiyonu. Bu gelenek Balkan coğrafyasında epey görünür biçimde. Buranın dağları hep karlı imiş. Yılda sadece onbeş gün kadar karlar erirmiş. Onun için ırmaklar, nehirler soğuk ve debisi yüksek şekilde akıp duruyor. 

Rehberimizin ifadesine göre buranın Türkiye karşı bakışları umut, sevgi ve saygı ile dolu. Irmak boyu uzanan Safranbolu evleri misali yapılar muhteşem bir manzara sunuyor. Bu evlerin mimari güzelliği yanında balkonları, pencereleri, kapı üstleri hep çiçek dolu. Bizim eski çiçek geleneğimiz burada canlı şekilde yaşıyor. Özellikle kapı teknikleri muhteşem bir zarafet örneği teşkil ediyor. Sokakları cevelan ederken üçlü bir kapı gördük. Her bir kapının kapı tokmağı farklı şekilde idi. Bunların sesleri de farklı imiş. Kapıya gelen kişi şayet erkek ise kendine özgü kapı tokmağını vurur ve kapıdaki kişinin erkek olduğu anlaşılırmış. Kadın ise kadına özgü kapı tokmağını, çocuk ise çocuklara özgü olanı tıklatırmış. İçeridekiler de kapıya geleni bu sese göre anlar ve kapıya gelen istikbal edilirmiş. Kapı zilinin olmadığı o dönemlerde böylesi bir ince fikir ve zarafet örneği sahiden harika. Burada hâlâ yaşıyor bu gelenek… 

Cerrahi-Halveti Tekkesi dikkate değer başka bir mekan. Buralarda İslam’ın maya tutmasında öyle anlaşılıyor ki, bu yapıların önemli bir işlevi olmuş. İnsanlara ahlak edep, insanlık eğitimi veriyor mezkûr yapılar. Tekkedeki zikirler, sancaklar, semboller bize geçmişimizi hatırlatıyor. Herhalde bu birikime binaen olsa gerek ki, Prizren’den Osmanlı idaresi adına epey sadrazam, paşa, müderris vd. yetişmiş. Rehberimizin ifadesine göre, ki bunu en iyi tarihçiler bilir, Osmanlı’nın seksen altı sadramından otuz üçü buralı, yirmi dördü ise Boşnak kökenli imiş.[9] Bugün burada NATO içinde Türk askeri birliği de var. Onların burada olması, Prizrenli Müslümanlar için nasıl bir moral kaynağı olduğu ancak burada anlaşılabilir. Buranın Arnavut böreği, kaldırımları kendine özgü. Cuma hutbesi Arnavutça idi. Bu dilde p-r-s-t gibi harfler, tıpkı Türkçe’de olduğu gibi, oldukça fazla. Sanırım bu yapı, eğer ki dil, bir milletin karakterini de yansıtır diye kabul edilirse, her iki toplumun karakter olarak birbirine yakın olduğuna işaret eder denilebilir. Sert sessizler olarak bilinen bu harfler, aynı zamanda bu dili konuşanların sarp, metin oluşlarını da gösterir. ‘Arnavut inadı’ tabiri, bir nebze belki de bu durumla ilgili olabilir.[10] Arnavutluk 1912’lerde Osmanlı’dan ayrılan en son parça olmuş. Burada Yunus Emre Enstitüsü de önemli bir fonksiyon icra ediyor.

Mehmet Akif’in baba tarafının bugün İpek şehri’nin Susica Köyü (Kosova) olduğunu ve Prizren’e çok yakın bir yerde bulunduğunu belirtmek gerekir. Merhum Akif’in, “Ben ki, evet, Arnavud’um…” ifadesi bununla ilgilidir. Aynı şekilde Fraşeri ailesinden Şemseddin Sami’nin de buralı olduğunu hatırda tutmak gerek. Demek ki, Türkçemize nice faydalı hizmetleri olan büyük şairler, dilciler, düşünürlerin bir kısmının mezkûr muhit ile ilgisi var diyebiliriz. Midhat Paşa ve Ferit Paşa da buralı imiş. (Rehberimizin bu son iki paşa ile ilgili olumlu bir kanaate sahip olmadığını belirtmişti. Çünkü onları Osmanlı’yı arkadan hançerleyen kişiler olarak görme eğiliminde buranın insanı. Ancak bu konu, yine de tarihçilere havale edilmeli kanaatindeyim).

Prizren’den İşkodra’ya giderken Senai Bey’in, yol hikayesini burada hatırla(t)makta fayda görüyorum. Vaktiyle padişahın biri bir yol yaptırır. Bu yoldan kim en güzel şekilde geçerse ona hediye vereceğini ifade eder. Nice kişiler güzel elbiseler, müzikli gösteriler eşliğinde yolu geçer. Ancak kimilerinin ayağı bir taşa takılır, düşer ve üzeri kirlenir, elbisesi yırtılır vs. Nihayet bir köylü aynı yolu geçerken ayağı taşa takılır, yere düşer. Kalktığında ayağının takıldığı o taşı alıp bir kenara koyar ve fakat o taşın altında da bir kese hazine bulur! Hazineyi de getirip padişaha teslim eder. Padişah, işte yolu en güzel geçen sensin, der ve o bir kese hazineyi de ona ihsan eder. İlave ederek şunu der: “Yoldan en güzel geçen kişi, diğerlerinin rahat geçmesi için yolu temizleyen, güzelleştiren kişidir!” Bu hikaye ile Hz. Peygamber’in, “Müslüman, elinden ve dilinden herkesin emniyette olduğu kişidir”, “Kendisiyle geçinilemeyen kişide hayr yoktur” hadisleri arasındaki ilgi rahatlıkla fark edilebilir. Kaldı ki, bizim atasözlerimiz, kelam-ı kibarlarımız ile ayet ve hadislerin benzerlikleri üzerine esaslı bir çalışma yapılabilir.  

…

Adriyatik boyunca uzanan Karadağ ve diğer ülkelere dair birkaç noktaya işaret etmek yerinde olur. İşkodra’dan[11] Hırvatistan’a giderken Ulcin, Bar, Budva, Kotor şehirleri sahil ve turizm yerleri olarak göze çarpar. Ulcin şehrine giderken köylerdeki minareler buralarda epey Müslüman nüfusun olduğuna işaret ediyor. Tarihi Osmanlı mezarlıkları da söz konusu. Burası tarihte Karadağlılar ile Sırplar arasında epey mücadeleye sahne olmuş yerler imiş. Kotor muhteşem güzelliği ile büyüleyici bir manzara sunuyor. Onlarca kilometre uzanan sahilleri ile dünyanın önde gelen gezginlerini, zenginlerini, turistlerini kendine çeken bir yer imiş. Ülkemizdeki Doğu Karadenizliler bu dağları görseler herhalde hallerine şükrederler diye geçiyor insanın içinden. Özellikle Kotor Kalesi sanki Alamut’u andırır mahiyette deniz seviyesinden dağın zirvesine kadar uzanıyor. Bu kaleden etrafı seyre dalmak ayrı bir güzellik olsa gerek. İnsanlar için güvenlik en başka gelen insiyakî hal imiş. Bunu burada net olarak görmek mümkün. Buradan Hırvatistan Dubrovnik’e geçilince mezkûr şehrin tarihi-dini, turistik ve liman kendi olduğu göze çarpar. Deniz hattı boyunca uzanan Şar Dağları dikkate alınırsa bu bölge insanının tarım açısından epey fakir olduğunu ve bu dağlık coğrafyanın, orada meskûn olanlar üzerinde olumsuz etkilerinin olabileceği düşünülebilir.

Buralar aynı zamanda ırklar mozayiği konumunda imiş. Her birinin tarihten kaynaklanan kendine göre bir iddiası varmış. Bu da doğal olarak diğerlerini ötekileştirmeyi ve husumeti beraberinde getirirmiş. Enver Hoca, buralarda yaklaşık yarım asır boyunca dini etkinliklere kısıtlama getirmiş. Ancak şimdilerde hemen her dini, ırkî, etnik yapı yeniden kendi köklerini araştırma eğilimine girmiş. İşsizlik sebebiyle buradaki nice genç, Avrupa içlerine gitmiş. Öyle anlaşılıyor ki, Avrupa içindeki bu diaspora, buralardaki ekonomiyi de belli ölçüde canlı tutuyor. Mimaride doğanın korunması dikkate alınmış. Buraların doğa yapısı ve insanların fiziki yapıları arasında bir irtibat vardır kanısındayım. Budva’daki üçlü çanlı kiliseler dikkat çekici. Rehberimizin verdiği bilgiye göre bunların her birinin sesi farklı imiş. Bunlardan biri, şayet Osmanlı askeri görülürse sadece ilgili çan çalınır, halk da buna göre erkenden uyarılırmış. Bu hat boyunca, başka yerlerde pek görülmeyen üçlü çanlı kiliseler göze çarpar. Budva Kalesi içinde Katolikler ile Ortodokslar iç içe. Ancak Balkanlar boyunca camiler ile kiliseleri komşu olarak görebilmek mümkün.

Kotor’u geçerken bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Hâlin icabına göre Senai Bey’in yağmurla ilgili düşüncesini buraya not düşebiliriz. Kur’an’da ‘yağmur’, ‘vahiy’ ve ‘demir’ ile ilgili ‘ne-ze-le’ fiili kullanılmıştır. Bu durum bizi, bunların semadan (Hakk katından) indirilmiş olduğuna, ve bunların girdiği yerin hayat bulduğu düşüncesine sevkeder. Maddi ve manevi planda hayat varsa, bu ancak Allah katından gelen şeylerle mümkün olur.

İşkodra’da bazı Rufai-Bektaşi tekkeleri faal imiş. Yeni Müslüman olmuş bir Arnavut genç, başından geçenleri özetle şöyle hikaye etmişti. Babası Müslüman, annesi Hristiyan imiş. Babası vefat edip kız kardeşi ile birlikte yaşları onbeş civarına gelince anneleri, onlara artık dininizi seçin, demiş. O da bu bölgede bulunan bir Rufai dergahına gitmiş. İslam ile ilgili bilgi almış. Müslüman olmak için araştırmalar yapmış olan bu genç, kimi hallerde dergaha gider, şeyh kabul edilen kişinin tavırlarını gözden geçirir, İslam ile ilgili kaynaklara dayalı araştırmalar yaparmış. Görmüş ki, şeyh denilen bu kişilerin hayatı, İslamî yaşantıya pek de uygun değil. Bu sefer Türkiye’ye gelip ilahiyat okumuş. Öyle anlaşılıyor ki, buradaki kimi dergah ve tekkenin ilgilileri İslam’ı yaşama konusunda bazı problemli haller taşıyorlar.

İşkodra Kalesi (Rozafa Kalesi) önemli bir mevkiye kurulmuş. İçi epey büyük bir yer tutuyor. İskender denilen komutanı, Osmanlı döneminde önce Müslüman olmuş ve fakat daha sonra Hristiyanlığa geçerek bu bölgede Osmanlı ordusuna epey zorluklar çıkarmış. Bu kale, hakim bir tepede olup bütünüyle İşkodra’yı tarassut edebilir bir konumda. Bu kalede eski bir cami varmış. Minaresini yıkmış oldukları kalıntılardan anlaşılıyor. İşkodra’nın ıhlamur kokulu ana caddesi ise sanat eseri mimari eserlerde dolu. Osmanlı Devleti buralarda asırlarca hakimiyet kurmuş. Bu açıdan muhtelif ırklar mozayiğini andıran bölge kültürü ile Osmanlı kültürü arasındaki ortak folklor unsurlarını çalışmak ilgi çekici olurdu.

Hırvatistan Dubrovnik önemli bir sahil ve liman kenti. (Dubrova, meşelik yer demekmiş. Eski adı Ragusa imiş). Deniz kenarındaki tarihi kalesi dikkat çekici. Kale denilince içinde yaşam alanı, köyü/evleri, caddeleri, yeterli suyu, yiyecek stokları, ibadet mahalli vb. olan bir mekandan söz ediyoruz. Bu şartları taşıyan kalelerden biri de burası olsa gerek. Üç dört katlı taştan yapılmış kocaman binaları, bir iki insanın geçebileceği dar caddeleri, kocaman ibadet mahalli ve mabet meydanı, muhkem şekilde yapılmış kalesi ile ilginç bir ortaçağ bakiyesi kale. Kimi Avrupa ülkeleri için ucuz bir tatil şehri imiş burası. Kale duvarlarında pek çok Hristiyan azizin heykeli görülebilir. Yugoslavya’nın dağılması sonrası buralar epey kargaşa yaşamış. Bu tarihi yapılar da savaş esnasında zarar görmüş. Ancak Avrupa Birliği bu yapıları korumaya almış ve restore etmiş. Kale tarihi çalışanlar için burası ilginç bir yer olsa gerek.

Bosna Hersek’teki Mostar şehri her açıdan dini ve tarihi bir mekan. Mostar’daki Blagaj (Blagay) bu açıdan önemli bir yer. Şehrin tarihi mezarlığı mimari olarak hâlâ ziyaret edilmeye değer. Nice Osmanlı paşasının kabri de burada imiş. Günümüzde Aziziye ve Hamidiye fesleri burada erkekler için mezar başlığı olarak yapılmaya devam ediyor. Vefat etmiş âlimler/ilim adamları için müderris sarığı geleneği de. Buradaki Blagay Tekkesi üzerine sadece belgesel çekimi yapılması değil nice eser yazılabilir. Uzaktan bakılınca yeri pek anlaşılmayan, yaklaşıldıkça uzaktan gelen çağlayan sesleri ile bir ırmağa yaklaştığınızı fark ettiren bir mekandan söz ediyoruz. Irmak (su) sesi, sizi tekkeye doğru götürür. Yaz ortasında gürül gürül akan bir ırmak, gerçekte kocaman bir dağın içinden doğuyor. Irmak çıkış yeri itibarıyla sessiz ve sakin. Ancak bir süre sonra hafif gürültülü bir ırmağa dönüşüyor coğrafi yapı olarak. Buz gibi soğuk ve debisi hayli ileri seviyede. Bu etrafa hayat bahşeden bir su kaynağı konumunda.[12]

Horasan erenlerinden olan Sarı Saltuk ve alperenleri eliyle kurulan bu tekke, asırlar boyunca buraya manevi bir hayat bahşetmiş. Su nasıl ki, canlılık verirse buradaki ilim-fikir-zikir meclisleri de buraların ihtidasında, manevi açıdan hayat bulmasında önemli fonksiyon icra etmiş. Sarı Saltuk’un burada bir makam kabri bulunuyor tekke içinde. Hemen birçok hakikat, mağara kökenlidir.[13] Burası da İslam hakikatini bağrında barındıran bir dağ/mağara gibi görünüyor. Büyük insanların birçoğunun hayatında mağara hikayesinden söz edilebilir. Demek ki, nice serdengeçti, alperen, akıncı burada iç benliği ile baş başa kalmış, bilinçlerindeki şeytana dair eğilime galebe çalmış ve buradan yola çıkarak nice gönüllere, mekanlara kanat açmış, ihtida dirilişine vesile olmuş.

Buranın mimarisi o kadar güzel bir estetik içeriyor ki, dışarıdan bu yapıya bakan kişi, bıkıp usanmadan su sesi eşliğinde saatlerce bakabilir buraya. Su ve fiziki coğrafyaya uygun esnek bir estetik mimari. Özellikle tekkenin içi ziyaret edilince görülür ki, her bir oda, her bir bölüm belli bir fonksiyon icra edecek şekilde tasarlanmış. Zikir, sohbet, aş odaları. Fırın ve misafir odaları, üst kat ve muhteşem güzel manzaraya tanıklık etmek. Allah’ın ve O’nun muhteşem eseri insanın yarattığını-yaptığını temaşa zevki… Tekkeye geçiş öncesi küçük bir mimari birim var. Bu yapı bana Trabzon Sümela manastırındaki yapıyı hatırlattı. Sanırım bu ön birim güvenlik amaçlı olsa gerek. Ancak birinci birimden esas birime geçişte çok sıkı bir geçit güzergahı burada yok. Derviş ruhunun piştiği yerlerden biri de burası olsa gerek. Aliya’nın da kendi bakış açısıyla zindanı (mağara) vardır (Bkz. Özgürlüğe Kaçışım-‘Zindan’dan Notlar). Burası insanda ilk planda hayret, dehşet ve kaygı uyandırır. İman ve Allah’a teslimiyet ise kararlılığı, metaneti ve kadere teslimiyeti sağlar. Kanaatimce bu coğrafi görüntü bunların hepsini de burada yaşayanların ruhlarına verir. Yine bu yapı bana, Bakara Suresi 74. Ayeti hatırlattı. Nice kayalıklar var ki, içlerinden nehirler fışkırır…  Allah haşyetinden çatlayıp da bağrından hayat (su) veren koca koca taşlar-dağlar… Bu ayet elbette farklı biçimlerde yoruma izin verir. Ancak literal/zahiri olarak değerlendirilecek olursa burada bunun tecelli ettiğini görmek mümkün.

Burada Müslümanlar ile Hırvat Hristiyanlar iç içe yaşamış yüzyıllarca. Ancak son savaşta olup bitenler, epey soğukluk oluşturmuş aralarında. Bu durumu başlangıç (sınır ?) şehri anlamındaki Poçitel’de hissetmek mümkün. Burada da camiler ile Katolik kiliseler iç içe. Potiçel’de kale, cami, medrese, çarşı sırtını dağlara yaslamış ve [akışı bol olan anlamında] Neretva Nehri’ne nâzır olacak şekilde kurulmuş. Bu yamaçta mezkûr yapılar adeta bir kartpostal güzelliğinde yamaca serpilmiş. TİKA buradaki Aliya Camii’ni restore edip Müslümanların ibadetine hazır hale getirmiş.[14] Cami avlusundaki servi buraya serinlik sağlıyor. Cami görevlisi bu ağaçta sanki “Allah” yazısının olduğundan söz edermiş. İlginç… Lakin buradaki yapıların bu güzelim manzarası ve yıllara meydan okuyan mimarisinin yorgun düşmüş hali insana hüzün veriyor. Bu medresede kim bilir hangi ilim adamının ve talebelerin seslerinin yankısı duvarlarda akseder… Buralara hayat bahşeden ilim dünyası ve onu maddeden besleyen kocaman çarşısı.

Mostar özellikle ziyaret edilmesi gereken bir şehir. Köprüler sadece karşı iki yakayı değil insanları, gönülleri de birbirine bağlar. Mostar Köprüsü sanırım bunu sağlayan en başta gelen köprülerden sayılabilir. Mimar Sinan’ın talebesi Mimar Hayreddin tarafından 1566’da yapılmış bu güzelim köprü. Buradaki savaşta en çok zarar gören köprülerden biri de bu köprü idi. Taş kesilmiş hilal denilen bu yapı, yüzyıllar boyunca bu bölge insanına hem bir köprü hem estetik bir anlayış hem de günlük tenezzüh mekanı olmuş. Kim bilir bu köprü mekanında nice tanışmalar, nice güzel anlar, nice tarihe konu olan buluşmalar gerçekleşmiştir. Köprü tarihi çalışanlar için harika bir yapı burası. İki farklı kısımda iki farklı dini-ırkî-kültürel yapıyı birleştiren bir köprü gibi duruyor Mostar Köprüsü. Altından Neretva Nehri’nin akıp gittiği bu köprüde her yer tarih kokuyor. Köprü etrafında o kadar güzel dinlenme, hasbihal etme yerleri var ki… Köprü 68 metre yüksekliğinde imiş. Eskiden köprüde doksan dokuz basamak var iken, tamir sonrası bunun doksan altıya düştüğü söylencesi ilgi çekicidir. Burası vaktiyle belki de külliye olarak tasarlanmış olabilir. Mescidi, tarassut kulesi, kütüphanesi, hemen yanıbaşındaki Koski Mehmet Paşa cami de bir külliye (komleks) olarak inşa edilmiş. Mehmet Paşa Camii’nin giriş kısmı taç kapı olarak tasarlanmış. Bayezıt Sahaflar Çarşısı’nı anımsatan iç avluda bir çarşı söz konusu. Soğuk su akan bir şadırvan, türbe, nehre bakan sohbet mahalli, ve cami. Bu camiyi şimdilerde TİKA onarıyor.

Buradaki insanlar Tito dönemindeki birlik beraberlik siyaseti doğrultusunda kimi aileler arasında akrabalıklar kurulmuş. Ancak Yugoslavya’nın dağılması ile özellikle Müslüman kesim epey gafil duruma düşmüş rehberimizin ifadesine göre. Buradaki camilerin avluları genç yaşta toprağa düşmüş Müslüman şehitlerle dolu. Bir kısım binalar savaş izleri taşıyor hâlâ. Vaktiyle camilerle ve birçok mimari güzel eserlerle dolu olan bu şehir, savaş sonrası epey zarar görmüş, yorgun düşmüş. Bugünkü haliyle bile Mostar Köprüsü’nü çevreleyen on kadar cami minaresi görülebilir. Mimarinin, insan bilinci ve psikolojisi üzerindeki etkisini çalışmak isteyenler için harika bir manzara sunuyor burası ve dahi Üsküp. Mostar’dan Blagay’a gelirken sağ taraftaki düz bir arazide Hristiyan ve Müslüman mezarlık yan yana ve genellikle de savaşta vefat etmiş insanlar medfûn.

Mostar’dan Saray Bosna’ya (Sarajevo) giderken Neretva Nehri ve onu çevreleyen yüksek sarp dağlar boyunca hoş manzaralar sizi karşılar. (Hikayesi uzun olmakla birlikte) 1945’lerde Tito’nun mareşal ünvanı aldığı savaşın cereyan ettiği yerdeki yıkılmış tarihi demiryolu köprüsü ve tren hâlâ orada durur. Rehberimizin ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla Tito, Müslümanlar’a dini inançlarını yaşama konusunda müsamahalı tavır sergileyen biri imiş. Bu yönüyle epey sempati görmüş Müslümanlar tarafından. Bosna Hersek onun birlik kardeşlik idealinin tecessüm ettiği yer imiş. Onun 1986’da ölümü sonrası Bosna Hersek’teki Müslümanlar adeta iki farklı dini ve ırkî yapı arasında kimsesiz ve hazırlıksız olarak yakalanmışlar. Savaş gençleri bitirmiş, savaş sonrası işsizlik ise geri kalanları Avrupa içlerine çekmiş… Mostar ile Saray Bosna arasında Konjic denilen mahalle TİKA yeni bir cami yapmış ve buranın Müslümanları için güzel bir ibadet mahalli olmuş. Daha önce de tarihi bir köprüyü restore edip kullanıma açmış. Gerçekte TİKA burada birçok tarihi eseri onarmaya çalışıyor diyebiliriz. Sa‘yleri meşkûr olsun.

                Yol boyunca Senai Bey, Hz. Yusuf’tan, onun güzelliğinden söz etti. Özellikle kardeşleri tarafından ihanet gördüğü halde onları herhangi bir şekilde gıybet etmediğini, gıybetin iğrenç bir söz yangını[15] olduğunu, kişinin, (din) kardeşinin yüzüne gönül rahatlığıyla bakabilmesi için Yusuf Misali her daim iyi niyetini koruması gerektiğini ifadesi dikkate değer bir konuydu.

[1] Çimpe Kalesi’nin fethi (1353), Edirne’nin fethi (1363) ve Sırpsındığı (I. Çirmen) Savaşı (1364) ile Kosova Meydan Muharebesi (1389) arasında oldukça hızlı bir geçişkenlik olduğu ortadadır.

[2] Bu duanın neticesi bana şunu anımsattı: İlk dört halifenin biri gazi, üçü şehit; Osmanlı’nın kurucu liderlerinden üçü gazi biri şehit olarak öteki âleme pervaz açmıştır. Demek ki, hepsi de îlâ-yı kelimetullah için meydanlara inerek gayret etmiş. / Rehberimizin anlattığına göre Sultan’ı şehit eden Sırp Miloş, 1990’lara kadar Sırpların baş kahramanı olarak görülmüş. Konuya dair iki rivayet varmış. Birincisi Miloş, Müslüman olmak istediğini bunun için de Sultan ile görüşmek istediğini beyan etmiş. Görüşme esnasında hançerini çıkarıp Sultan’ı şehit etmiş. İkinci rivayet ise Sultan, savaş sonrası savaş meydanını gezerken ölü taklidi yapan Miloş tarafından hançerlemiş. Netice ise savaş kazanılmış ancak Sultan şehit olmuştur.

[3] Eskiler, Hz. Peygamber’in 63 yaşında vefat etmiş olmasından dolayı bu yaşı aştıklarında ‘haddi aştık!’ derlermiş. Bu açıdan Ahmed Yesevî’nin konu ile ilgili tavrı malûmdur.

[4] http://osmanlilar.gen.tr/Osmanli-Padisahlari/murad-han-i.html [Erişim: 17.07.2018].

[5] Gerçi tuğra kullanımı Osman Gazi döneminde, Selçuklular’da da belli ölçüde görülür. I. Murat döneminde belki daha ileri seviyede bir şekil almış olsa gerek. Tuğra’nın sembolik olarak yorumları için tarih kitaplarına bakılabilir.

[6] Ocak kavramı eski Türk düşüncesinde ve sonraki dönemde İslam düşüncesinde önemini hep korumuş bir konudur. Dua ve bedduaların önemli bir kısmı ‘ocak’ ile ilgilidir. Eski Türk düşüncesinde ise bir nevi kutsallığa bürünmüş haliyle insanları fizikten metafiziğe bağlayan bir unsur olarak görülmüştür.

[7] Sinan Paşa aslen Arnavut kökenli imiş. Babası da Yemen fatihlerindenmiş.

[8] http://www.dunyabizim.com/dunyada-kultur/19243/prizren-maras-camii-500-yildir-ayakta-video [Erişim: 18.07.2018]

[9] Osmanlı idaresinin özellikle bakanlık (vezir-nâzır) ve hatta sadrazam seviyesinde görev verdiği kişiler daha çok Balkan kökenliler olmuş. Buralara devlet hizmetinin daha düzenli şeklide sağlanması amaçlanmış. Hicaz-Arap diyarı, Hz. Peygamber’e olan sevgi-saygı açısından sürekli yardımlar (Sürre Alayları vd.) ile desteklenmiş. Anadolu ise Selçuklular’dan itibaren hep mamûr tutulmaya çalışılmış. Böylece Devlet-i Aliyye dahilinde belli bir denge siyaseti takip edilmeye çalışılmış.

[10] Yol esnasında Melek Helvacıgil fıkra kabilinden şu hoş hikayeyi anlatmıştı. Vaktiyle bir Arnavut, bir handa konaklar. Yattığı yer, hanın çatısının tam altına denk gelir. Yağmur yağmaya başlayınca bir gözünün tam üstüne çatıdan yağmur damlaları gelmeye başlar. Fakat bu Arnavut, el mi yaman beğ mi yaman misali, yağmur damlalarına karşı inat eder, yerinden kıpırdamaz. Nihayet yağmur dinene kadar yerinden kıpırdamadan durur. Ve bir gözünü kaybeder ! Oh, der sonunda, yağmur damlaları değil ben kazandım !... Bu belki bir söylencedir. Ancak bir hale işaret eder.

[11] İşkodra, Latince Scutari kökünden, Üsküdar da böyle imiş. Biri Marmara Denizi’nin kıyısında diğeri de Adriyatik Denizi’nin. İlginç…

[12] Balkan gezimiz esnasında Blagay Tekkesi ve başka bazı yerler ile ilgili olarak ismini anmak istemediğimiz bazı gruplardan söz edildi. Bu tür güruh için, Hz. Peygamber’in, “İslam yücedir, altedilemez!” [el-İslâmu ya‘lû velâ yu‘lâ aleyh] hadisini hatırla(t)mak yerinde olur sanırım.  

[13] http://www.kumruluyuz.biz/yazar/2183-inziv-magara.html  [Erişim: 17.07.2018]

[14] Köprülü Fazıl Ahmed Paşa’nın kethüdası Şişman İbrahim Paşa, Poçitel’i çok sevdiğinden  Hadzi Alijina Djamiza (Hacı Aliya Camii’ni) onarmış imiş.

[15] Bkz. Senai Demirci, Söz Yangını, Nesil Yay.



















Bu makale 1597 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

YAZARLAR

Kuşların Öyküsü20 Mart 2020

TERÖRÜ LANETLİYOURUZ

  
 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

HAYDİ SOHBET EDELİM

SOHBET İÇİN TIKLAYINIZ
İSTATİSTİKLER

İSTATİSTİK

 Sitemizde 13 kategori, 2237  haber bulunmaktadır.

 Bu haberler toplam 13675686  defa okunmuş ve 2756 yorum yazılmıştır.

 

REKLAM ALANI

Kumruluyuz.biz Kumrukent.com © 2005 Tüm Hakları Saklıdır
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Kumruluyuz.biz & Kumruluyuz.com ve Kumrukent.com un© 2005 Her Hakkı Saklıdır. www.Kumruluyuz.biz , www.Kumruluyuz.com ve www.Kumrukent.com  un hiç bir kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısı yoktur. Tamamen kişisel bir sitedir. Web sitemizin dışında farklı siteler kaynak gösterilerek yayınlanan haber ve içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz. Web sitemizde yayınlanan Köşe Yazıları, Makaleler ve Yorumlardan Yazarların kendileri sorumlu olup; içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz.  Sitemizde yayınlanan içerikler izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Destek & Bilgi: admin@kumruluyuz.biz | Yazılım: Mydesign| Bu Site En İyi (Tüm Tarayıcılarla) 1024*768 Çözünürlükte Görüntülenir.

Altyapı: MyDesign