Kumru Tanıtım ve Haber Portalı
Anasayfa Haber Ara Foto Galeri Videolar Anketler Müzik Dinle Sitene Ekle Tollbar İletişim RSS

MENÜ

KUMRU

HABER 7 SON DAKİKA

HABER ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZİ BEĞENİN

EN ÇOK OKUNANLAR

Cami Gölgesinde Bir Ömür Bilal Hoca (Bilal Mester)

Ahmet ÇAPKU

11 Eylül 2018, 01:27

Ahmet ÇAPKU

Hayatımızda kimi insanlar görürüz, kendilerine öykülenilen, yaşamları ve yaptıkları ile göz önünde bulundurulan. Kimileri vardır saf sînesi (saf-dîl), sağlam karakteri ve sorumluluk hissi ile etrafındakilerin gıpta ettiği bir kişilik sahibidir. Gittiği yere artı değer katan, bulunduğu mekanı değerli kılan, o yeri ve makamı cazibe haline getiren… Sözünü ettiğimiz kişilik sahipleri az da olsa vardır. Gönül ise bunların hissedilir oranda çok olmasını arzu eder.
…
Bilal Hoca Samsun/Terme’de geçirmiş çocukluğunu. Onaltı yıl orada yaşamış. “Hâlâ oraları özlerim” dediği Terme’de evleri, tarlaları, arı petekleri vb. varmış. Sanırım kendisinde vatan duygusunun gelişmesi ve yerleşmesinde oraların hatırı sayılır bir yeri vardır. Terme’de iken Niyazi Kasapoğlu Hocada okumuş dört yıl. Cevat Hoca onu hafızlığa başlatmak istese de babası, ‘Benim oğlum Arapça okuyup vaiz olacak’ dediği için hafızlık yerine Arapça okumaya başlamış. Ancak kendisi, ortaya koyduğu olgun kişiliği ve yaşı itibarıyla oradaki talebelere kimi hallerde hocalık yapmış. Hatta bir ara Niyazi Hoca bir aylığına izine gidince onun yardımcısı konumundaki Bilal, hem Arapça derslerini okutmuş hem de hafızlık yapanların derslerini dinlemiş. Kimi hallerde Ağustos ayında Ramazan’da oruçlu haliyle sırtında otuz kırk kiloluk fındık çuvalı ile Niyazi Hoca’sı ile köy köy gezip Kur’an kursu için yardım toplamışlar. “Şimdi o yaptıklarım hayr olacak kalacak” diyor Bilal Hoca ve bunlardan memnuniyet duyuyor.

Terme’den Kumru İmam Hatip Lisesi’ne gelmiş olsa da yaşının ileride oluşu ve olgunluğu ile öğrencilerin başkanı olmaktan kendini uzak tutamamış anlaşılan. İcabında okulda Arapça derslerini onun anlattığı olmuş. Kur’an derslerinde talebelerin okumalarını ve ezberlerini dinlemiş. Bir keresinde nöbetçi iken teneffüs zilini bir miktar erken çalması neticesinde müdür (şimdilerde İstanbul emekli müftüsü) Rahmi Yaran’ın, ona, “Bilal, burada her bir hocaya Devletimiz, anlattığı derse göre maaş veriyor. Bu paralar tüyü bitmemiş yetimin hakkının olduğu bütçeden veriliyor. Bunun vebalini hiç düşündün mü?!...” sözünü hâlâ unutamadığını söylüyor. Dürüst insanların, yetişmekte olanlar üzerinde derin etkileri olduğuna inanıyorum. Sanırım bu ve benzeri sözlerin, Bilal Hoca’nın görev boyunca ortaya koyduğu titizlikte dikkate değer etkisi ve katkısı vardır.

İmam Hatip’te talebe iken onsekiz (?) yaşlarında evlenmiş. Okuldaki hemen bir çok etkinlikte kendisini görmek mümkün olmuş. Okul sonrası ilk görev yeri Artvin Arhavi’dir. (1 Mayıs 1984). Kendisine çok şey katan burada üç yıl kadar görev yapmış. Arhavi deniz sahilinde, halkı kültürlü, sokaklarında çocuk kavgalarının bile görülmediği bir yer imiş o vakitler. “Moda Paris’te çıkar, Arhavi’ye gelir, kabul görürse İstanbul’a gider” sözünün meşhur olduğu bir yerden söz ediyoruz. Bu açıdan halkının giyim kuşamına fevkalade dikkat ettiği bir yer olmuş Arhavi. Bilal Hoca, “Ben ilk defa bir profesörü, albayı, mühendisi… orada gördüm” diyor.

Bilal Hoca’nın Arhavi’de göreve başlaması, öyle anlaşılıyor ki, biraz maceralı olmuştur. Özellikle Diyanet’te çalışan din görevlilerinin maaşlarının düşük olduğu bir dönemde göreve başlayan Bilal Hoca, yol harcırahı alabilmek için, bir arkadaşı ile mal müdürlüğünün kapısını arşınladıkları günlerde kader, onları bir kaymakamla karşılaştırır. İmam Hatip Lisesi’nin son sınıfında iken dönem sonunda bir piyes hazırlamışlar. Ömer Seyfettin’in ‘Yüz Akı’ isimli hikayesinden uyarlanan piyeste, güttüğü koyunları kurda kuşa kaptıran dürüst ama bir o kadar da saf çoban, elindeki yoğurt kâsesini sürü sahibi ağaya verdiğinde bu yoğurt, ağa tarafından onun suratına fırlatılmış. Olacak bu ya, piyeste çoban rolündeki talebe suratına fırlatılan yoğurttan kendini sakınır ve bir kâse yoğurt, piyesi dinlemeye gelmiş protokol kısmındaki dönemin Kumru kaymakamın suratına gelmez mi! Tabi kaymakam efendi bunu dert edinmemiş. Ancak Bilal Hoca ve arkadaşının kaymakam olarak Arhavi’de karşısına çıkan da oraya yeni tayin edilmiş olan mezkûr kaymakam imiş. Kaymakam onları görür görmez “Gelin bakalım yoğurtçular!” diyerek onları istikbal etmiş… Bilal Hoca yirmiiki yaşlarında, üç çocuk babası haliyle orada kaymakamın konuğu olmuş. Kaymakam ona ve arkadaşına işlerinde kolaylık sağlamış. Kaç gündür harcırah alamadıklarını söylediklerinde, kaymakamın talimatı ile birkaç saat içinde bu ödeneğin kendilerine takdim edildiğini gördüğünde neşesi yerine gelmiş ve memuriyetinin ilk ilginç tecrübesini yaşamış. Hakeza mühim konumda iyi insanların ne kadar önemli olduğunu aynel-yakîn görmüş böylece.

Göreve atandığı cami ve lojman, şehre yakın bir köyde ve köy mezarlığının tam orta yerindedir. Gündüz olunca pazar yeri olması itibarıyla insan kaynayan bu mekan, gece olunca kimsenin orada kalmadığı bir ıssızlık ortamına dönüşür. Bilal Hoca, penceresinin camları kırık, kapısı kapanmayan, elinizi uzatsanız yeni mezara değebileceğiniz böylesi bir lojmanda yalnız başına geceler boyu kalmaya başlar. Ancak ne uyku düzeni kalmıştır ne yemek!... Bu korkulu hale ancak bir hafta dayanabilmiş ve daha sonra bavulu eline, yatağı omzuna vurup yola çıkmıştır. Onun halini gören mahalle muhtarının oğlu, durumu sormuş. O da bu şekilde göreve devam edemeyeceğini belirtince, hemen mahalle ileri gelenleri toplanmış ve kendisine içinde kimsenin durmadığı ‘yarıcı evi’ denilen bir evi tutmuşlardır. Daha sonra eşi ve çocukları da oraya gelince bu şekilde göreve devam edecektir. Halbuki meseleyi kaymakama arzetse belki çok daha kolay çözüm yolları bulunabilir olmasına rağmen hayatı boyunca mecbur kalmadıkça halini bir üst makama taşımak istemeyen bir mizaca sahip olmuş kendisi.

Görev yerinde altı ay boyunca geleni gideni olmadığı gibi kimse onları evlerine bir çay sohbetine bile davet etmemiştir. İlk görev yerinde ve acemiliği döneminde zorlu bir süreç yaşamış anlaşılan. Lojmandan camiye giderken Kibar Hoca denilen ve Bilal Hoca’nın kendisine her defasında selam verdiği biri, arada bir ona, salla başını al maaşını, dediğinde moralinin nasıl bozulduğunu sitemle dile getirir. Halbuki dini ibadetlere biraz mesafeli olan oranın (o dönemdeki) insanları, hocalara fevkalade saygılı oldukları halde onun bu hali Bilal Hoca’yı oldukça müteessir edermiş. Ancak mesele daha sonra anlaşılmış. Meğer oraya daha önceki dönemde mukabele okumak, Ramazan hocalığı yapmak için gelen kimileri, Arhavi’de yapmadık mel’anet bırakmamış ve o havalî halkı da hoca kesimine karşı soğuk ve mesafeli bir tavır takınmış. Gel gör ki, Bilal Hoca’nın böyle biri olmadığı anlaşılınca onu bağırlarına basmışlar. Kibar Hoca bu durumu Bilal Hoca’ya anlatınca, meselenin içyüzü böylece vuzuha kavuşmuş. Hatta Bilal Hoca, üçüncü yıl sonunda tayin isteyip memleketinde kendi köyüne gelirken, görev yaptığı yerin insanları onun tayinini durdurmak istemişler, durduramayınca onu göz yaşları içinde uğurlamışlar.

Sıradan bir örnek olması hasebiyle Arhavi’de görev yaparken yaşadığı sıkıntılardan birini şöyle anlatır. Dönem itibarıyla aldığı maaş kifayetsiz ve kendisi ile birlikte ailesi beş nüfus olduğundan kışa hazırlık bâbında odun ve kuzine (soba) alması gerekmektedir. Cebindeki paranın üçte birini kuzineye verse oduna para yetmez (veya tersi de doğrudur) haldedir. Düşünceli bir halde iken orada çalışan Şavşat’lı bir tanıdığı onu bu halde görünce bir sıkıntısı olduğunu anlar. ‘Uşağum senin bir sıkıntın vardur da’ diye mukabele eder. Yok falan dese de neticede durumu arzeder. O da çıkarır cebinden bir kuzine parasını ödünç olarak verir. Fakat odun işi ne olacak ? Birgün camiye giderken bakar ki, küçük bir kamyonet odun yüklü olduğu halde lojmanın önüne gelmiş, arabadaki çalışanlar odunu yıkacak yer göstermesini isterler kendisinden. Yahu bu nedir, kimdendir derken o muhitin bir ağasının, odunu, Bilal Hoca’ya gönderdiğini öğrenir. Doğal olarak bu durum Bilal Hoca’nın kışa hazırlık bağlamında sıkıntısının giderilmesine katkı sağlar.

Yaşadığı ve unutamadığı hatıralarından biri şöyledir. Bölgede ateşli silahlara ve bıldırcın avına merak ileri seviyededir. Birgün kendisine iyi silah kullanıp kullanamadığı sorulduğunda, “E, hani, biz de Karadenizliyiz, biliriz bu işleri!...” der ve kendi içinden “Eyvah ! Ben ne dedim şimdi. Elime bir tüfek verirlerse ben yaparım ?...” der ama iş işten geçmiştir. Söz ağızdan çıktından sonra sen onun esiri olursun misali, Bilal Hoca’nın eline bir tüfek sıkıştırırlar ve uzak bir mesafeye de nişan dikerler. Bilal Hoca soğuk terler döker lakin iş başa düşmüştür bir kere. “Nişanı aldım, bildiğim bütün duaları okuyorum. Tüfek geri tepermiş tepmezmiş, şuradan şöyle tutulurmuş bunu da pek bilmiyorum. Oradaki insanlar, bak yahu, Hoca sahiden silahşor. Hoca hem de desteksiz şekilde silah kullanıyor, diyorlar ama ben ne dediklerini, destekli veya desteksiz atış ne demek olduğunu bile anlamıyorum. Yüzümü şöyle öteye dönerek Bismillah deyip ateşledim ama ne oldu ne bitti bilmiyorum! Nihayet, valla aha vurdu! dediler. Baktım nişanı vurmuşum. Ondan sonra benim adım orada silahşor hoca kaldı! Yaşlı teyzenin biri, Bilal oğlum, madem böyle bir hünerin vardı bize niye söylemedin. Yaşlı amcanın bir yığın tüfeği var, gel beğen birini al, dedi. Gittik evine, beş altı tane farklı tüfek. Birini aldım. O andan itibaren ben de bıldırcın avına çıktım.” O bu işle meşgul olurken bir akşam üzeri av maksadıyla vurduğu küçük bir kuşun iç acıtan manzarası,  av macerasından tevbe etmesine vesile olur. “O günden beri bir daha av yapmadım” diyor. 

Bilal Hoca’nın Arhavi’den kendisine çıkardığı şöyle bir ders var. “Bugün orada kalsa idim çok farklı bir konumda olurdum. İnsanın kendi köyünde hocalık yapması pek de iyi değil. Mesela camide kürsüde vaaz anlatıyorsunuz. Kendi köyünden filanca kişi, yahu hoca bırak şimdi o konuyu şunu anlat, diye yüksek sesle size bir şeyler söyleyebiliyor. Halbuki bu tür tavırlar, kendi köyünüzün dışındaki yerlerse asla olmaz” diyor. Şayet orada görevine devam etse imiş, kültürlü nice insanın tavassutu ile çok farklı yerlerde görev yapıyor olabileceğini, onların bilgili kişiler olması hasebiyle kendisinin de sürekli okuma, araştırma içinde olabileceğini, böyle bir ortam yoksa kişinin kendi (bilgi) sermayesinden harcadığını ve bilgi sermayesinin de bir gün fakir düştüğünü belirtiyor ki, bu durum gerçekten bir vakıanın tesbiti hükmündedir.

    Arhavi’den kendi köyü Kumru-Karaağaç’a gelince, sanırım toplum içinde o dönemler Diyanet’te görev yapan cami hocalarına pek de hak ettiği itibarın verilmediği hissini yaşayan Bilal Hoca, bir ara kurum değiştirme düşüncesine kapılır. Konuyu Kumru nüfus müdürlüğünde çalışan bir arkadaşına açar. O da bunun mümkün olduğunu ifade eder. Konu yetkili birine arzedilir ve olur alınır. Yapılacak işler sıraya konulur. Bu esnada Bilal Hoca, hem nüfusta memur olarak çalışan arkadaşını gözlemler hem de özeleştiri yapma ihtiyacı hisseder. Cami mihrabını bırakıp da bir nüfus memuru olmanın doğru olmayacağına kendini ikna eder ve bu teşebbüsü böylece yarıda kalır. Kaldı ki, bu karar aşamasında Kumru Müftülüğü’nde üniversite mezunu (dışarıdan bitirilen İşletme Fakültesi) tek din görevlisi odur.

    Karaağaç Köyü’ndeki görevinin ilk yıllarında (1987-97) Kur’an kursunda hocalık yapmıştır. Kursa gelen talebeler yaş itibarıyla icabında ileri seviyededirler. Gayretli çalışmalarıyla Kumru’da birincilik kürsüsüne yerleşmişler. Aldığı ek ders ücreti ile de talebelerin ve kursun ihtiyaçlarının giderilmesine katkı sağlamış. Otuz yıla yakın Karaağaç Köyü’nde imam hatiplik yaparken, herhangi bir köylüden mevlid, hatim, cenaze işleri vb. için hiçbir şekilde para almamış kendisi. Köylü teklif, kendisi de tenezzül etmemiş bu işe. Aslında Bilal Hoca veya onun konumunda olanlar, işini gücünü bırakıp kendi arabası ile falan köye gidip dini merasimlerde üzerlerine düşeni yerine getiriyor ise hiç olmazsa arabanın yakar parasının verilmesi gerekmez mi, diye insanın sorası geliyor. Ancak bu anlayışın gelişmesi için sanırım belli ölçüde bilinç ve kültüre ihtiyacımız vardır. Bu durumu zihnimizde mukayese yapabilmek için onun Almanya’da görevli iken edindiği intibalara bakmak gerekir.

1993’te vatanî görevini kısa dönem olarak Ankara Etimesgut ve Şerefli Koçhisar’da tankçı eri olarak ifa eden Bilal Hoca, 2000 (Mart 10) yılından başlayıp dört yıl kadar Almanya’da kalmış din görevlisi olarak. (Almanya, Bademwürtümberk, Karlsruhe, Walldorf Camii). Almanların eğitim anlayışı, hukuka saygısı ve hakkaniyet bilinci ile ilgili dile getirdiği şu hatıraları bence önemli. Bir gün eşi ile birlikte sokaklarda yürürken anne baba ve bir çocuktan oluşan Alman aile, bisikletleriyle spor yapmaktadır. Çocuk can havliyle anne babasına yetişmek isterken bisikletten düşer ve ağlamaya başlar. Anne babası ise bunu farketmelerine rağmen yollarına devam ederler. Bilal Hoca hemen çocuğun yanına koşar, kaldırır, acısına ortak olmaya çalışır. Bir yandan da anne babasına seslenir. Fakat o da ne ?! Onlar hiç oralı bile değildir. Nihayet çocuğun babası bir zaman sonra geri döner. Bilal Hoca, çocuk düştü yaralandı siz ise ilgilenmiyorsunuz manasında Tarzan Almancası ile meramını ifadeye çalışır. Fakat Alman babanın söyledikleri dikkat çekicidir: Şimdi siz buna yardımcı oldunuz. Pekiyi, yarın öbür gün o bu halde iken ona yardım edecek kimse yoksa ne olacak ? Kendi kendini idare etmesini bilsin diye ben dönüp bakmadım. Düştüğünde kendi kendisine ayağa kalkmasını öğrenmesi gerekir!... “İşte, diyor Bilal Hoca, ben o zaman anladım Alman eğitiminin ne vermek istediğini. Adam yetiştiriyorlar ama merhametleri de yok.”

    Yine bir gün bir tren istasyonundadır. Orada bazı Türkler, fiş kesmeden (vergisi olmayan) bilet satmaya çalışırlar. Doğal olarak bu biletler, bilet bayiinde satılandan bir miktar ucuzdur. Fiziği düzgün bir Alman kız bilet almak için oraya gelir. Seyyar bilet satıcıları ona bilet satmak isterlerken o bayan onlara şunu söyler: Ben bir Almanım. Sizden ucuz bilet alıp vergi kaçıranlara destek çıkacağıma devletime vergi veren ve daha pahalı olan biletten alırım. (!) Bir keresinde kavga için öfkeleri tavan yapmış iki kişiye tanık olur. Yumrukları sıkılı bu iki kişi alabildiğine yüksek sesle birbirine bağırır ancak hiçbiri diğerine ilk tokat atan konumuna düşmek istemez. İçlerinden biri, diğerine, ‘Hadi bir tokat at da, senden koparacağım tazminat parasıyla uzun bir tatil yapayım’ diyerek diğerini kıştırtır adeta. “Almanya’da yaşayanlar herhangi bir haksızlık yaptığında, karşılarında devleti bulacağını ve devletin kimseye acımayacağını çok iyi bilir” diyor Bilal Hoca.

Görev yaptığı yerde ateist Alman bir komşusundan bahseder. Bu dinsiz komşusu, evinin bahçesinden Bilal Hoca’nın kaldığı evin bahçesine uzanan kiraz dallarındaki kirazları dört yıl boyunca toplamamıştır. Gerekçesi ise, kirazın o dalları sizin tarafı işgal ediyor. Dolayısıyla oradaki kirazlar sizin hakkınızdır, demiş. Bilal Hoca bu durumu, hak hukuk hakkaniyete riayet olarak okumaktadır. Bir keresinde yaklaşık üç yıl boyunca haftanın belli günlerinde ve belli bir yerde hep gördüğü bir adamla tanıştırılır. İlgili kişi özellikle hafta sonları normal kıyafet giyip evinin önünü temizleyen, kendi halinde, ortanın üzeri yaşlarda biri imiş onun gözünde. Görevinin dördüncü yılında bir arkadaşı onu, söz konusu kişi ile tanıştırır. Meğer o kişi, Heidelberg Üniversitesi’nin rektörü imiş. “Hayret ettim tanışınca, diyor Bilal Hoca. Çünkü bu üniversite, bizdeki Boğaziçi ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi ayarında. Ve bu kişi, oranın rektörü imiş. Bizde olsa bu konumdaki biri asla onun yaptığı ve ilgilendiği işlerle meşgul olmaz. Adam, sıradanmış gibi duruyor, yoldan geçenlerle merhabalaşıyor ve ayak üstü konuşuyor, elinde süpürge, evinin önünü temizliyor. Şaşırdım kaldım!” Sanırım Alman filozof Kant’ın vazife ahlakı, onlarda önemli ölçüde yer etmiş olsa gerek. Bir keresinde Almanya’da görev yerinde, mütevazı görünen biri ile tanışmış. Kendisini saf (iyi niyetli) ve duygusal biri olarak görüyor Bilal hoca. Tanıştığı kişi, genç imiş. Anlatmasına göre eşinden ayrılıp başka bir kadınla evlenen genç, yeni evlendiği eşini Almanya’ya getiremiyormuş. Nihayet söz konusu gencin, Bilal Hoca ile dostlukları ilerlemiş. Kendisini takibe alan söz konusu mahut kişinin, bugünkü FETÖ yapılanmasına mensup ve bir takım hileler yapmaya çalışan biri olduğunu anlamış nice zaman sonra. Bir trafik kazasında ölüp giden bu kişiye, Bilal Hoca’nın hakkını helal etmediği anlaşılıyor.

Unutamadığı hallerden biri de şu olmuş. Diyanet’in bölge ateşesi, orada görev yapan her din görevlisinin tatil günü görevde bulunmamalarını istemiş. Gerekçe ise, siz şimdi tatil günü de görevde olursanız sizden sonra gelen bir görevli tatil günü görevde olmadığında insanlar bunu farklı anlar. Sizden önceki hoca tatil günü bile görev yapıyordu derler, demiş. O da tatil günü, eşini yanına alır Almanya’nın yakın muhitini tanımak amacıyla gezermiş. Bir keresinde otobüse binerler. Muhteşem bir bahar havasıdır. Fakat farklı bir durumu sezer Bilal Hoca. Durumu eşine de sorar: Otobüste farklı bir durumu fark ediyor musun, diye. Eşi ise ne maksatla sorduğunu pek anlamaz. Durumu şöyle arzediyor kendisi: Otobüste baktım ki herkes, elinde bir kitap, dergi, gazete vb. okumakla meşgul. Anladım ki, elinde okumak için bir şeyler olmayan sadece biziz ! O kadar güzel bir ortamda, ayakta kimsenin olmadığı konforlu bir otobüste herkes bir şeyler okuyor, bilgisini artırmakla meşgul. “Şayet, dedim kendi kendime, eğer buradakiler benim din görevlisi olduğumu bilseler sanırım benimle ilgili hiç de hoş olmayan bir fikre sahip olurlar. İyi ki, benim burada kim olduğumu bilmiyorlar…” Almanya’da görev yapmak (en azından kendisinin görev yaptığı yer için) oldukça hareketli ve bilgili olmayı gerektirir. Hemen her hafta farklı gezi grupları, farklı dini inanca sahip görevlilerle halkı bilgilendirmek, farklı sorular, sorgulamalar alabildiğine gelişmiş haldedir. Onun için kendisi sürekli kitap okumak, araştırmak ve sorulara cevap yetiştirmek durumundadır. Bilal Hoca’nın hatıralarından da anlaşılacağı üzere yüksek kalitede hayat ancak soruların ve sorgulamaların olduğu yerde ortaya çıkar. İbn Sînâ’nın deyimiyle, b/ilim ve sanat ancak iltifat gördüğü yerde taht kurar ve orayı güzelleştirir. Ve yine sanırım gelişmiş kabul edilen ülkelerin yaşam standardı ve insanların ömür süresi diğerlerine nisbetle daha ileri seviyededir. Her şeyi Külli İrade’ye (Allah’ın belirlediği kadere) havale edip cüz’i iradeyi adeta yok saymak, olsa olsa kişinin sorumluluğu başkasına atıp kendini zihin konforuna terk etmesi anlamına gelir ki, bu durum bence bir mümine asla yakışmaz.
…
Otuz yıldır din görevlisi olarak çalışan Bilal Hoca, bunun yirmialtı yılını kendi köyü Karaağaç’ta ifa etmiş durumdadır. Kur’an bilgisi, tecvidi, ses ve sadası fevkalade olan Bilal Hoca, kendi mahallesinden (Karaağaç) Kılıçlı Mahallesi’ne her vakit namazlara geliyor. Bunun sebebi ise, köydeki evinde bakıma muhtaç annesinin olması. Uzun yıllar hastalığı sebebiyle yatağa bağımlı kalan babası Bahri Efendi’nin hizmetini yapan Bilal Hoca, şimdilerde aynı gayreti annesi için sergiliyor. Kur’an’ı güzel okurken sesinin pes perdelerine inebilmesi, müzik açısından kendisinde ‘kulak’ olması, muhtelif makamları uyarlayabilmesi yeteneği dikkate değer. Bu noktada terbiye edilmiş bir sesi olsa idi farklı konumlarda olabilirdi. Ben onun hâlâ bu açıdan mühim bir yetenek olduğuna inanırım. Almanya dönüşü aslında İstanbul’da bir yerlerde görev almayı düşünmüş, ufak bir teşebbüsü de olmuş ancak bu arzusu akim kalmıştır. Görev hayatının çoğu kendi köyünde geçtiği için söz konusu muhitte duygusal zeka ile değil mantıkî zeka ile hareket etmek gerektiğini belirtiyor. Aksi halde insanın duygusal bunalımlara, yıkımlara ve hayal kırıklıklarına uğraması işten bile değildir, şeklindeki tecrübesi oldukça yerinde. Diyanet görevlisi olarak edindiği tecrübe ise bence yetkililerce kulak verilmeye değer niteliktedir. Kendisine bundan sonraki hayatında sağlık, afiyet ve muvaffakiyetler diliyorum.


Bu makale 1056 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

YAZARLAR

Kuşların Öyküsü20 Mart 2020

TERÖRÜ LANETLİYOURUZ

  
 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

HAYDİ SOHBET EDELİM

SOHBET İÇİN TIKLAYINIZ
İSTATİSTİKLER

İSTATİSTİK

 Sitemizde 13 kategori, 2237  haber bulunmaktadır.

 Bu haberler toplam 13604168  defa okunmuş ve 2756 yorum yazılmıştır.

 

REKLAM ALANI

Kumruluyuz.biz Kumrukent.com © 2005 Tüm Hakları Saklıdır
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Kumruluyuz.biz & Kumruluyuz.com ve Kumrukent.com un© 2005 Her Hakkı Saklıdır. www.Kumruluyuz.biz , www.Kumruluyuz.com ve www.Kumrukent.com  un hiç bir kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısı yoktur. Tamamen kişisel bir sitedir. Web sitemizin dışında farklı siteler kaynak gösterilerek yayınlanan haber ve içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz. Web sitemizde yayınlanan Köşe Yazıları, Makaleler ve Yorumlardan Yazarların kendileri sorumlu olup; içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz.  Sitemizde yayınlanan içerikler izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Destek & Bilgi: admin@kumruluyuz.biz | Yazılım: Mydesign| Bu Site En İyi (Tüm Tarayıcılarla) 1024*768 Çözünürlükte Görüntülenir.

Altyapı: MyDesign