Kumru Tanıtım ve Haber Portalı
Anasayfa Haber Ara Foto Galeri Videolar Anketler Müzik Dinle Sitene Ekle Tollbar İletişim RSS

MENÜ

KUMRU

HABER 7 SON DAKİKA

HABER ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZİ BEĞENİN

EN ÇOK OKUNANLAR

Zevk-i Selîm Şehri: Edirne - I

Ahmet ÇAPKU

09 Nisan 2019, 00:49

Ahmet ÇAPKU


Meşhur seyyahımız Evliya Çelebi’nin “Binbir mihraplı şehir” dediği Edirne, yaklaşık bir asır kadar Osmanlı’ya başkentlik yapmıştır. Halk arasında serhat şehri olarak anılmaktadır. Osmanlı bakiyesi önemli şehirlerden biri olması itibarıyla pek çok tarihi eseri bünyesinde barındıyor. Kendine özgü bir kültürünün olması Edirne’yi, ziyarete değer kılıyor.

Bir şehir sadece tarihi eserleri ile incelenmesi gereken yer değildir. Lakin tarihi eserler ile yola çıkılabilir. Cedlerimiz nasıl bir şehir inşa etmiştir, sorusuna cevap aramak amacıyla Edirne’ye nazar ettiğimizde ilk dikkatimizi çeken eser Selimiye Camii olacaktır. Zira Balkanlar’a doğru yola çıktığınızda sizi uzaktan iki yüksek minaresi ile mezkûr cami karşılar. Yaklaştığınızda, muazzam heybeti ile onun dört zarif minareli Selimiye Camii olduğunu anlarsınız. Sadece Selimiye’yi incelemek, başlı başına bir yazı konusu olabilir.

Ecdadımız bir şehir inşa ederken, insanı ve onun temel ihtiyaçlarını dikkate alarak işe başlamıştır. “Hüner bir şehr bünyâd itmekdür; Reâyâ kalbin âbâd itmekdür” sözünün sahibi Fatih Sultan’ın bu düşüncesi, öyle anlaşılıyor ki, Osmanlı şehirciliğinin ana ilkesi ve ülküsünü teşkil eder. Bu ilkeden hareketle Osmanlı, temel ihtiyaç sıralamasının başına insanı fizikten metafiziğe bağlayan bir ulu mabet bina etmeyi hemen bütün büyük şehirlerde önemsemiştir. Kabe’nin birer şubesi konumundaki camiler, insanların toplu ibadet ihtiyaçlarını görme yanında sosyalleşme, ticaret, ilim, sanat gibi pek çok insanî ihtiyaca cevap verilen bir mekan olma işlevi görmüştür. Selimiye Camii’ne bu gözle bakılınca onun bir İstanbul Süleymaniye, Bursa Ulu Camii gibi mabetlerle aynı fonksiyonları icra ettiği anlaşılır.

Ulu mabetlerin şehrin en görkemli yerlerine kurulduğu bilinmektedir. Çünkü amaç, Allah Kelimesini i‘lâ etmek, yüceltmektir. Yetişen nesiller o güzelim ezan ve salâ sesleri, mabedin minareleri, kubbelerinin silüetinin görüntüleri ile büyüsün diye hemen bütün çarşı ve cadde yolları ilgili mabede çıkacak şekilde dizayn edilir. Selimiye’ye bu açıdan bakılınca karşımıza çıkan manzara şu olur: Yüksekçe bir yere taht kuran Selimiye Camii, kendine özgü zarif minareleri ile dikkat çeker. Her bir minare üçer şerefelidir ve her birinde üç farklı yol vardır. Her bir yol sadece iki şerefeye çıkar. Buna göre o zarif bünye içine üç farklı yolu helezonik şekilde sığdırabilmek bir mimarın bu dünya şartlarında yapabileceği en muhteşem sanatlardan biri olsa gerektir. Riyâz-ı Belde-i Edirne müellifi Ahmed Bâdî Efendi, Şehzade ve Süleymaniye Camilerini inşa eden Mimar Sinan’ın o birikimini “… bu câmi-i şerîfin binâsına sarfla ibdâ ve ihtirâ etmiş olduğu tarz-ı nevîn fi’l-hakîka muhayyir-i ukûl-i mühendisîndir” ifadesiyle tebcil eyler. Dahası Sultan II. Selim, özellikle Edirne’ye özel önem atfettiği için her taraftan ve herkesçe görülebilecek bir cami yapımını mimarbaşından istemiş. Mimar Başı Sinan ise Ayasofya Camii’nin kubbesinden daha yüksek ve endamlı bir kubbeyi yapabilmenin ukdesini içinde taşırmış. Nitekim o dileğini bu camide gerçekleştirmiş.[1]

Sekiz filpâye üzerine inşa edilen büyük ana kubbe, caminin içine yekpâre bir görüntü ve ses düzeni sağlar. Cami içinde namaz kılan kişi, başını yukarı kaldırıp baktığında kendisinin orada küçüldüğünü hisseder ve aczini idrak eder. İç içe geçmiş kavisli kemerler, duvarlarda çinileri, hat yazıları, ara katlar, orta yerde müezzin mahfili ile insanı büyüleyen bir atmosfer kendini gösterir. Feylesof Mimar Sinan’ın ustalık eseri olan Selimiye Camii, her açıdan bir mimarlık harikasıdır. Bir insanın dünyevî şartlarda sonsuzluk arayışının ve dini coşkusunun taşa kazınmış halidir Selimiye Camii. Güneş ışıklarının türlü çeşit açılardan ve vitraylı pencerelerden içeriye süzüldüğü camide Gazneliler’den, Selçuklular’dan kopup gelen o geleneğin izlerinin her bir parçasını görebilmek mümkündür. Horasan ve Bağdat eğer ki, mimarimizi belirleyen iki büyük birikim ise Selimiye’de bunların cem edilmiş hali bize kendini bütün haşmeti ile sunar. Bu camide müezzin mahfelinin alt kısmındaki küçük su havuzu, zarafetin en güzel timsali gibidir. Ve oradaki sütunlardan birinde yer alan ters dönmüş lale figürü ile ilgili tarihin akışından adeta bir fısıltı gibi akıp kulağımıza gelen söylencelerden biri şöyledir: Cami inşaatı devam ederken İstanbul’daki küçük kızı Fatma’yı çok özleyen Koca Mimar, onu Edirne’ye getirtir. Lakin kızı hastalanır ve orada vefat eder. Onun hüznünün anısını bu şekilde yansıtır feylesof Mimar… Bu hüzne ilave edilebilecek bir başka hikaye ise, bu ulu mabedin Birinci Balkan Harbi yıllarında Bulgarlar’ın eline geçmiş olması ve at ahırı olarak kullanılmış olmasıdır!…

Külliye olarak tasarlanmış caminin iç avlusunun orta yerinde abdest alma havuzu ve etraftaki revaklar ona ayrı bir güzellik katar. Bu tür ulu camilerde cami giriş ve çıkışı için genelde üç kapı yapılır. Zira müminlerin, camiden çıkarken sırtları edeben mihraba (Kabe’ye) dönük olmasın düşüncesi ile yan kapıların yapıldığı söylenir. Cami mihrabının dışarıdaki ön kısmı hemen daima hazire şeklindedir. Orayı kıyamete kadar ezanları dinlemek isteyen bahtiyarların kabirleri süsler. Bu durum, bir mümin için dünya ile ahiretin ne kadar iç içe ve birbirine yakın olduğunu da anımsatır. Bugün modern şehirlerde kabristanlar, ölümü hatırlatmaması için şehrin dışına itilmiş haldedir. Halbuki eskiden dünya ve ahiret iç içe idi ve çocuklar, kabir taşları arasında salıncak kurarak büyürlerdi.

Selimiye’nin hemen yanıbaşında medrese, ilim mekanları kendine yer bulur. Aklın terbiyesi ya da ibadeti diyebileceğimiz ilim, mekanlarının mimarisi itibarıyla eğitim açısından üzerinde akademik olarak çalışılması gereken yerlerdir. Adeta inziva odası gibi yapılan talebe odalarının üzerleri kubbelidir. Dışarıya bakan bir penceresi ve içeride bir ocağı vardır. Bunlar dikdörtgen şekilde yapılan ana binanın iç avlusuna açılır. Ve orada derslik-sınıf konumunda, hocanın ders verdiği yer vardır. Orta avlu kişiye göklerin kapısını açar. Kişi aynı zamanda caminin ana kubbesi ve minarelerini de görebilir. Talebenin dış dünya ile temasını en aza indirgeyen bu mimari, Selçuklu medrese geleneğinin buraya yansımış hali gibidir.

Caminin hemen yanında arasta yer alır. İnsanların dünyevî temel ihtiyaçlarını karşıladıkları, alış veriş yaptıkları bir yerdir arasta. Bu mekanın cami seviyesinin alt kısmına yapılmış olması ilgi çekicidir. Arasta Çarşısı, Selimiye Camii’ne gelir sağlamak için Sultan III. Murat döneminde Mimar Sinan’ın kalfası Davut Ağa tarafından inşa edilmiş. Ortasında dua kubbesi vardır. Ezanlar, buradaki kişileri namaz için bir araya getirir. Onun da kendine özgü kuralları, usta çırak ilişkisi şeklinde işleyen düzeninden söz edilebilir. Ulu mabedin her tarafına yayılmış halde bulunan mahalleler ve evler, hep onun serin gölgesinde kendine munis bir yer bulmuştur. Yanyana dizilmiş ahşap evler, eski insanların komşuluk ve sosyal hayatlarının ipuçlarını veriyor. Artık apart evlerin ve yalnız yaşayan insanların bulunduğu şehir hayatına inat, konak tipi evler, dededen toruna uzanan çizgide insanların nasıl bir hayat sürdüklerini gösteriyor. Bahçeli nizamda olan bu evlerin her birinde evcil hayvanların da bulunduğunu tahmin edebiliriz. Çiçek bahçesi, evcil hayvanları, insanları ile kocaman bir dünyayı andıran bu evlerde büyüyen çocukların halet-i rûhiyelerini hayal etmek bile cihana değer sanki… Dedesinden cenk hikayeleri, ninesinden tarihin derinliklerinden süzülüp gelen efsaneleri, annesinden ninnileri, babasından ilahileri dinleyerek büyüyen, kardeşleri ile coşan ve mahalle aralarında akranları ile koşan, mehabetli ezan sesleri ile göklere bağlanan, namaz vakitlerinde cami avlusunda kendini bulan ulu devrin bahtlı çocukları ve insanları…

Edirne’nin eski mahalleleri dolaşılınca evler arasında tarihi küçük camilere rastlanır. 15. yüzyılda yapılmış Kuşçu Doğan Camii bunlardan biridir. Bu tür camilerin hazireleri de bir o kadar eskilere uzanır. Beylerbeyi Camii haziresi ise eski Edirne’nin en dikkate değer kabristanıdır. İncili Çavuş’a atfedilen kubbeli bir türbesi olan mezkûr kabristan bir nebze tadilat görmüş. Ancak nice kabir taşının bir kenara yığılı bırakıldığı manzara, sanırım ancak bizim kültür dünyamıza özgü olsa gerek. Beylerbeyi Camii, İznik Nilüfer Camii’nin Edirne’deki farklı görünümü gibidir. Mezkûr cami Rumeli beylerbeyi Sinan Paşa (Sinanüddin Yusuf Paşa) tarafından bir külliye (cami, medrese, imaret, hamam ve mahalle) olarak inşa edilmiş (833/1429). Buranın eski adı ‘Mir-i miran Sinan Bey İmareti Mahallesi’ şeklinde imiş. Girişin yan tarafları adeta birer tekke konumundadır ki, bunlara zaviyeli cami derler. Derviş odaları gibi tanzim edilmiş olan bu odalar cami içinde ve yan bölmeler şeklindedir. Bu tipteki camileri Balkanlar’da görebilmek mümkündür. Üsküp’teki İsa Bey Camii de bunlardan biridir. Edirne Beylerbeyi Camii, mahalle içinde yer almasına rağmen asaleti ve mehabeti ile muhteşem bir manzara arzediyor. Servileri, şadırvanı, haziresi ile mahalleleri birbirine rabteden ve bütün mahalle yollarını kendinde toplayan bir külliye konumundadır.

Edirne Üç Şerefeli Camii, Osmanlı’nın bu şehre vurduğu mühürlerden biri konumundadır. 1437-47 yılları arasında Mimar Muslihiddin’in yaptığı cami, Sultan II. Murat’ın eseridir. Selçuklu mimarisinden Osmanlı mimarisine geçişin en bariz özelliklerini taşır. Üç Şerefeli Camii adını, kendine özgü bir minareden alır. Her bir minaresine ayrı yoldan çıkılır ve bu durum, ilk kez burada görülür. (1. yol bir ve üçüncü minareye; 2. Yol iki ve üçüncü minareye; 3. yol ise sadece üçüncü şerefeye çıkar). Yivli minaresinden dolayı Burmalı Camii de denilirmiş.  Caminin haziresi Osmanlı’nın ilk dönemlerinden günümüze ulaşan bir özelliğe sahiptir. Bugün restore halinde bulunan Saatli Medrese ve Peykler Medreseleri bu caminin müştemilatından sayılabilir. İç mekanı itibarıyla çok sütunlu yapıdan yekpare iç alanlı yapıya geçişin ilk örneklerinden olsa gerek. Kuzey kısmında bulunan Sokollu Hamamı ise Türkler’in temizlik anlayışının bir yansımasıdır. Caminin iç avlusundan Edirne Kalesi’nin son parçalarını (veya Edirne Saat Kulesi’nin yıkılmış hali) görebilmek mümkündür.

Cami-i Atîk diğer adıyla Eski Cami Edirne’nin dikkate değer bir mabedidir. Ankara savaşı sonrası Emir Süleyman Edirne’de tahta geçince bu caminin yapımını istemiş. Musa Çelebi döneminde yapımı devam etmiş ancak Çelebi Sultan Mehmed döneminde inşası bitmiş. Edirneliler bu camiye diğerlerine nisbetle daha çok değer vermiş. Bâdî Efendi, “el-Hakk, mahal-i icabet-i dua bir makam-ı cennet-âsâdır” derken[2] halk arasında Hızır (as)’ın buraya uğradığını ve Hacı Bayram Veli’nin burada ders verdiğini de muhtemelen kastetmiş olabilir. Caminin içeriden dokuz kubbesi dokuz feleğe, dört sütunu dört mezhebe, hariçteki beş kubbesi beş vakit namaza işaret ediyor şeklinde bir takım yorumlar da vardır.[3] Sultan II. Murat ile Hacı Bayram Veli’nin konuşmalarının da burada geçtiği söylenir. Hacı Bayram Veli, Sultan II. Murat’a, İstanbul’un fethinin beşikteki Mehmet ile Köse Akşemseddin’e nasip olacağını işaret eder. Eski Camii’ye gelir getirmesi amacıyla yapılmış olan Bedesten 1417-18’li yıllarda yapılmış. Edirne’deki alış veriş merkezleri konumundaki yerler (Arasta, Çarşı, Bedesten, Kervansaray) ayrıca incelemeye değer bir konudur.

Eski Edirne’nin inşa edildiği mahalleri ziyaret ederken Dâru’l-Hadis Camii gibi muhteşem bir güzellik sizi karşılar. Adeta biblo halde küçük bir mahalle kurulan mezkûr cami 1435’lerde inşa edilmiş. Burası daha önce hadis derslerinin yapıldığı bir medrese iken daha sonra camiye dönüştürülmüş. Sultan II. Murat, rüyasında Hz. Peygamber’in kendisine bu doğrultuda bir talepte bulunması üzerine burayı inşa etmiş.[4] Kıble cihetinde Fatih Sultan’ın kardeşlerinin (şehzadeler Hüseyin ve Orhan Çelebi) kabirlerinin de içinde yer aldığı iki tane türbe yan yana duruyor. Muhteşem güzel bir minareye eşlik eden uzun servinin gölgesinde hamuşân olmuş bu kişiler, kıyamete kadar bu serhat şehri Edirne’yi bekliyorlar anlaşılan. Girişte şadırvanı, yan tarafta kütüphanesi, haziresi, su kuyusu ve hepsinin ortasında bu caminin güzelliğini insan saatlerce usanmadan seyre dalabilir…

Sözü edilen caminin doğu yönüne biraz ilerlediğinizde Hasan Sezaî-yi Gülşenî’nin (ö. 1738) türbesi (ve tekkesi) sizi karşılar. Restore edilip cami olarak işlev gören bu yapının avlusu, bana Üsküdar Çiçekçi Mehmet Efendi Camii’ni hatırlatır. Dergahın girişinin hemen sağ yanında hamuşân olmuş Gülşenî’nin Türbe duvarında şu satırlar ne kadar anlamlıdır: “Eyâ Şâh-ı Rusül rahm-et Sezâyî derd-mendindir; Kapın bekler kadîmi hidmetinde pîr-i perverdir” Eskiler, ölmeden evvel kabir komşularının kimler olması gerektiğin bildirirmiş. Ki bizdeki ‘ahiret kardeşliği’ kavramı biraz da bununla ilgili olsa gerektir. İki katlı tekkenin ikinci katı, derviş ve çile odaları şeklinde tasarlanmış. Dışarıya balkon şeklindeki çıkmalı olan odası ise herhalde şeyh odası olsa gerek. Tekkenin her yanı hat levhaları ile tezyin edilmiş. Orta yer ise sema, zikir mahalli olarak işlev görmüş. Tekkenin avlusu, tasavvufun gönüllerini tezyin ettiği insanların ruh aynası gibi pırıl pırıldır. Tekkenin haziresi ise herhalde Gülşenî’nin dervişleri ve muhibbânından olanlardır. Buranın biraz ilerisinde henüz restore haldeki Bayraktar Camii ise minaresinin konumu itibarıyla farklı bir özellik taşıyor.

“Edirne şehrine cennet dense vechi vardır / Mazhar-ı evsâf-ı tecrî tahtihe’l-enhârdır”[5] beyitleri Edirne’nin Meriç, Tunca ve Arda nehirlerine telmihte bulunur. Meriç Nehri üzerinde inşa edilmiş olan Meriç Köprüsü ayrı bir mimari zarafet örneğidir. Sultan II. Mahmut ve Abdülmecit dönemlerinde inşa edilmiştir (1833-1847). Nehrin sularının debisi dikkate alınarak yapılan bu köprünün ayaklarında selyaranlar ve su tahliye gözleri vardır. Köprü, Selçuklu mimarisinden de işaretler taşır. Köprü ortasında tonozlu kubbeli seyir köşkü ise köprüye ayrı bir güzellik katar ve zevk-i selîmi (estetik zevki) adeta zirveye taşır. Köprü boyunca Selimiye Camii yönüne doğru yürürseniz, sözü edilen oturma mahalli içinde Selimiye Camii’nin minarelerinin, dua eden bir elin göğe yükselen silüetini görebilirsiniz. Özellikle seyir köşkünün kubbesinin köşesine vurulan Osmanlı arması ise Osmanlı son döneminin yeni bir arayışını resmeder. İkindi güneşinin köprüye düşmesi ve onun sessizce akıp giden suya yansıması ışık gölge oyununun bir renk cümbüşü halinde güzelim tablosunu sunar. Eski devirlerde buralarda yaşamış insanlar, herhalde kendileriyle barışık, ruhları dingin, usûde bir halet-i ruhiye ile dem sürmüş olsalar gerek. Eski saray kalıntısının biraz ilerisinde akıl hastalarının tedavi edildiği şifahaneyi düşünürsek, niçin bu mahallin tedavi amaçlı seçilmiş olduğunu daha iyi anlarız. Köprünün Karaağaç kısmında Hacı Adil Bey Çeşmesi, Osmanlı klasik mimari usûlünün buraya bir yansıması gibidir.  



[1] Ahmed Bâdî Efendi, Riyâz-ı Belde-i Edirne, yay. hzl. Niyazi Adıgüzel- Raşit Gündoğdu, Edirne 2014, Trakya Ün. Yay., c. 1, sf. 91-92. Bâdî Efendi mezkûr eserinde altmış kadar cami ismi verir ve bunları anlatır. Camileri ve mescidleri daha çok paşalar, ağalar, beyler yaptırmış anlaşılan. Buna göre 164 mescid, 44 tekke ve zaviye, (12 tanesi yıkılmış ve artık kalmamış), 49 medrese, 62 türbe, 9 imaret, 53 mektep (ayrıca Rum, Bulgar, Ermeni, Yahudiler’e özgü mektepler), 4 çarşı (bezistan), 24 ribat/han (6 tanesi artık kalmamış), 16 hamam (19 tanesi artık kalmamış), 5 sebil zikreder. (Bkz. Bâdî Efendi, a.g.e., c. 1 , s. 6-17, İçindekiler kısmı).

 

[2] Ahmed Bâdî Efendi, a.g.e., c. 1, sf. 98.

[3] Ahmed Bâdî Efendi, a.g.e., c. 1, sf. 99.

[4] Ahmed Bâdî Efendi, a.g.e., c. 1, sf. 105.

[5] Bâdî Efendi, a.g.e., c. 1, sf. 321.

Bu makale 615 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

YAZARLAR

Arife Çiçeği10 Ağustos 2019

TERÖRÜ LANETLİYOURUZ

  
 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

HAYDİ SOHBET EDELİM

SOHBET İÇİN TIKLAYINIZ
İSTATİSTİKLER

İSTATİSTİK

 Sitemizde 13 kategori, 2217  haber bulunmaktadır.

 Bu haberler toplam 12807024  defa okunmuş ve 2754 yorum yazılmıştır.

 

REKLAM ALANI

Kumruluyuz.biz Kumrukent.com © 2005 Tüm Hakları Saklıdır
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Kumruluyuz.biz & Kumruluyuz.com ve Kumrukent.com un© 2005 Her Hakkı Saklıdır. www.Kumruluyuz.biz , www.Kumruluyuz.com ve www.Kumrukent.com  un hiç bir kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısı yoktur. Tamamen kişisel bir sitedir. Web sitemizin dışında farklı siteler kaynak gösterilerek yayınlanan haber ve içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz. Web sitemizde yayınlanan Köşe Yazıları, Makaleler ve Yorumlardan Yazarların kendileri sorumlu olup; içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz.  Sitemizde yayınlanan içerikler izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Destek & Bilgi: admin@kumruluyuz.biz | Yazılım: Mydesign| Bu Site En İyi (Tüm Tarayıcılarla) 1024*768 Çözünürlükte Görüntülenir.

Altyapı: MyDesign