Kumru Tanıtım ve Haber Portalı
Anasayfa Haber Ara Foto Galeri Videolar Anketler Müzik Dinle Sitene Ekle Tollbar İletişim RSS

MENÜ

KUMRU

HABER 7 SON DAKİKA

HABER ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZİ BEĞENİN

EN ÇOK OKUNANLAR

Kösebucaklı Müezzinoğlu Hasan Hoca

Ahmet ÇAPKU

02 Eylül 2019, 00:14

Ahmet ÇAPKU


Kösebucaklı

Müezzinoğlu Hasan Hoca

[Hasan Söcü]*

 

Minare ve bayrak. Ezan dinmez, bayrak inmez söylemi gerçekte bu toprakların iki ana nirengi noktasına vurgu yapar. Camilerin kubbelerinin miğfer şeklinde oluşu, asker ocağına Peygamber Ocağı denilmesi aynı konu ile ilgilidir. Her ikisi de aynı amaca matuf görünür. Gerek bu coğrafyada gerek Balkan ve Avrupa coğrafyasında hemen her şehrin bir azizinin (evliya) bulunması, insan benliğinin köklerini derinlere salma duygusuna işaret eder. Alp-eren tipi bu konuda dikkate değer bir örnektir.

Minare gölgesinde ömür süren ve mabedin temsil ettiği dünya görüşünün canlı kalması için her daim ona su taşıyan kişiler vardır. Bu yazının konusu olan Hasan Hoca nerede ise bir asır boyunca bu vazifeyi deruhte etmiş, bulunduğu yer ve muhitte adından saygıyla söz ettirmiş bir şahsiyettir. Duyuşu ve duruşuyla, bilgisi ve görgüsüyle, edebi ve ahlakıyla hikmet ağacının daha derinlere kök salabilmesi için ömrünü vakfetmiştir.

…

Kösebucağı ve bu muhitin İslamlaşması muhtemelen Tokat üzerinden gerçekleşmiş olsa gerektir. Bugün bile Fatsa’da ve Tokat muhitinde Hacı Hulûsi Baba camilerinin olması bu ilgiye işaret ediyor olabilir. Hasan Hoca’nın aile kökleri, yakınları tarafından çok da ileriye götürülemiyor. Bir rivayet, Müezzinoğlu lakabının aileye Hasan Hoca sonrası halk tarafından verilmiş olduğu yönünde. Bir diğer rivayet ise etraf köylerle Kara Aliler ve Gamoları denilen kabilelerde de böyle bir isim yönünün bulunması şeklindedir. Ancak her hâlükârda ‘müezzino(ğlu)’ lakabı, bu ailenin büyükleri içinde din adamı olduğuna işaret eder.

Abdullah (Tepe) Hoca bu konuda şöyle bir hikayeye yer verir: “Gerçekte Müezzinoğulları, Karaaliler ve Gamoları’nda var, bir kabile ismi olarak. Hasan Hoca’dan çok önce bunlar. Bizim kökte bir tane Mustafa Hoca varmış. Abdi Hoca’nın müridi Güneycikli Ali Efendi, Hasan Hoca’nın yanına çok gelirdi. Her bayramda namazı burada kılardı. Bir bayram sabahı namaza giderlerken, Ali Efendi, Hasan Hoca’ya, ‘ Güzel bir koku hissediyor musun ?’ diye soruyor. O da ‘Hayır hissetmiyorum’ diyor. Derenin başında bir pelit (meşe) ağacı vardı. Mustafa Hoca’nın mezarı o pelit ağacının altında imiş. Ali Efendi, ‘Otuzbeş yaşlarında biri, âlim, büsbütün yatıyor burada. Adı da Mustafa’ diyor. Tabi böyle bir ismi kimse tanımıyor o tarihlerde. Nice zaman sonra babam bu ismi araştırıyor. Büyük dedemden önceki bir döneme ait biri imiş. Hasan Hoca da burada hocalığa başlayınca müezzinoğlu adıyla anılıyor. Ali Efendi ehli keşiften biriydi. Hasan Hoca da ona çok saygı gösterirdi.”[1]

Hasan Hoca, Mustafa-(annesi ?) çiftinin çocuğu olarak yaklaşık 1874’lerde iki erkek kardeşin küçüğü olarak dünyaya gelmiş.[2] Mezar taşında doğum tarihi her ne kadar 1884 yazsa da gerçekte yaklaşık olarak on – (belki on iki) yıl nüfus kaydına geç kaydedildiği anlaşılıyor. Çünkü yakınları, onun yüzbeş (105) yaşında iken vefat ettiğini beyan ediyor. Hasan Hoca mizacı ve yetişmesi itibarıyla farklı bir edebe sahip imiş. Yirmi yıl kadar Abdi Hoca’da [Abdurrahman Hilmi Bilici] medrese usulünde okumuş ve oradan icazet almış. Yatılı bir talebe olarak medresedeki arkadaşlarıyla birlikte yemeklerini, çamaşırlarını vb. her şeylerini kendileri hazırlayıp yapmışlar. Sarf, Nahiv olarak Emsile’den başlamış miras hukukuna (ferâiz) kadar okumuş. Mantık, Kadı Beydavî (tefsir), Meânî, Ramazan Efendi (akaid), …

İcazet aldıktan sonra kendi köyünde mahalle mektebinde hoca olarak görev yapmaya başlamış. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında dinî tedrisatla ilgili bir takım sıkıntılar olmuşsa da gerek köylünün Hasan Hoca’yı koruyup kollaması gerek Hoca’nın etrafa fazla açılmaması kendisinin bu konuda ehven bir hocalık hayatı sürmesini beraberinde getirmiş. Mahalle mektebinde hemen her sene üç dört ay kadar (kış döneminde) talebe okutmuş. Yakın akrabalarından biri, mektebin açılması, hocanın iâşesinin temini konusunda ona yardımcı olurmuş. Hasan Hoca’nın etraf şehirlerde hoca, vaiz olması için kendisine epey teklif gelmiş. Ancak o, hakikatleri olduğu gibi doğrudan söyleyemem endişesiyle bu tekliflere sıcak bakmamış. Lakin nice yıllar sonra, keşke bu teklifleri değerlendirseydim, şimdi emekli olurdum şeklinde hayıflandığından söz ederler. Bu durum, Hasan Hoca’nın bildiği doğruları hemen hiç çekinmeden doğrudan ve üst perdeden dile getiren mizacıyla da ilgili olsa gerektir. Mahalle mektebinde namaz sureleri (kısa sureler), Kur’an öğretimi, akşam dersi adı altında ilmihal bilgileri okutmuş, öğretmiştir.

Abdi Hoca’nın okuttuğu biçimde düzenli bir okul (medrese) hocalığı olmamış Hasan Hoca’nın. O da ilmî birikimini unutmamak, tazelemek ve geliştirmek adına sürekli kendi kendine evinde ders takriri yapmış. Ziraat işlerini sevmesine ve kimi zaman ilgilenmesine rağmen bu işleri çocuklarına havale etmiş. Konu ile ilgili Abdullah Hoca şunları kaydeder: “Kuvvetli bir hafızası ve zekası vardı. Ölünceye kadar öğrendiği ilimleri bilirdi. Kadı Beydavî, mantık, meâni, Şehzade, Ramazan Efendi (akaid) vd. Yıllar geçmiş olmasına rağmen 1967-68’lerde şunu demişti: ‘Şu anda, ders okutmadığım halde, Emsile’den Molla Cami de dahil ezbere bunları okuturum kanaatindeyim!’ Aklım durmuştu!… Misafiri yoksa, bir yere gitmezse sabah kahvaltısından öğleye kadar, öğleden ikindiye, ikindiden akşama kadar kendi kendine ders müzakeresi yapardı.”

Kendisinin asabi mizaclı olduğundan söz ederler. Hatayı kabul etmeyen bir halet-i rûhiyesi varmış. Ancak onun bu titizliği, İslâmî kurallar çerçevesinde kendini göstermiştir. Bu açıdan ona muhalif olan olmamış. Onun âdâb-ı muâşeret ve ibadetler hususundaki bu titizliği, çocuklarına muhtemelen daha dikkatli ve rikkatli şekilde yansımış olabilir. Şöyle anlatırlar: ‘Camide, mihrapta sohbet ederken kazara camide iken geri baktınız veya birine bir şey dediniz de o da bunu gördü. ‘Ne bakıyorsun geri, dananı mı kaybettin!” derdi… Havaya bakan birine, ‘Ne gördün orda, fare mi gördün. Bana da göster!’ demişti. Caminin üst katında biri, hutbe esnasında kolunu korkuluğa koymuş öylece dinliyordu. Hoca, hutbeden ona, ‘Beyefendi, ne o öyle, koltuk da getireyim mi, çekyat da ısmarlayayım mı ?!’ diye sitem etmişti.’ Bulunduğu mahallenin çeşmesine su almak için gelen mahalle kadınları bile yan yana gelip dedi kodu yapamaz imiş. Hasan Hoca sözünü esirgemez bir yapıya sahip olduğu için mahalle kadınları Hoca bizi görür de eleştirir diye çeşmede bile fazla vakit geçirmezmiş.  Yılmaz Uzun Bey, Hoca’nın bu yapısı ile ilgili şöyle bir hatırayı anlatır: “Bir arazi keşfi için vaktiyle buraya bir hakim gelmiş. Günlerden Cuma. Camide alt katta yer olmadığı için üst kata çıkmış. Hasan Hoca da hutbeyi irticali olarak okur ve uzun konuşurdu. Bir saatten aşağı sürmezdi hutbe. Bu muhitin önemli meselelerini konu edinirdi. Hutbe uzun sürünce hakim, üst kattan, Hocam namaz geçiyor artık namazı kılalım, demiş. O da hutbeden, ‘Bre …, sen iyi bir … olsan balığın suda rahat ettiği gibi burada rahat ederdin!’ diye verip veriştirmiş. Namaz sonrası kendisine, Hocam, o kişi hakimdi, sen ne yaptın öyle, demişler. Ben ne bileyim onun hakim olduğunu yahu diye cevap vermiş.” Benzer bir hikayeyi Abdullah Hoca şöyle dile getirir: “Düğünlük’te bir cenaze vardı. Orada Hasan Hoca var. Halil [Tatlıgül] Hoca da var. Bizim talebelerden biri ezanı tegannili okuyordu. Ezanın ortasında Hasan Hoca, ezanı okuyan talebeye, ‘Bırak şu ezanı! Ne bağırıyorsun … gibi!’ dedi. Sonra Halil Hoca’ya döndü. ‘Yahu hocam, adam gibi ezan okuyan bir talebeniz yok mu sizin ?’ dedi. Bu tür şeylere tahammülü yoktu. Ezanı düz okuyacaksın onun yanında. Kim olursa olsun fark etmez, fetvayı önemser, takvayı da yaşamaya çalışırdı. Fetvası takvaya muhalif olmazdı.”

Çatak’a (İslamdağ) sıkça gidermiş Hasan Hoca. Halil Hoca’nın yeni geldiği yıllarda Halil Hoca rahat vazife yapsın diye caminin arka saflarından namaza dururmuş. Bir keresinde Halil Hoca, ilk defa hacca gitmektedir. (1968-69’lu yıllar). Yaşı tutmadığı için onu Ürdün’de tutmuşlar ve zahmetli bir yolculuğun ardından kırk altı gün sonra Çatak’a dönebilmiş. Hasan Hoca da oraya gitmiş. Halil Hoca’nın orada küçük bir odası vardır. Odada bir takım Arapça kitaplar bulunmaktadır. Hasan Hoca, orada Şehzade Şerhi’ni açıp  Ayetel-Kürsi’nin olduğu sayfayı sesli şekilde ibare olarak okur. Halil Hoca, Hasan Hoca’yı saygı gereği ayakta dinlemektedir. Hoca, iki sayfa kadar ibare okur. Onun ardında bulunan Halil Hoca, dudaklarını ısırır!... Hasan Hoca camiden gidince Halil Hoca, “Böyle bir gramere hiçbir yerde çatmadım, milimetrik unutmamış, içim gitti. İmkanım olsa onda ders okurdum” demekten kendini alamaz. İlgi çekici noktalardan biri de, Halil Hoca’nın Çatak’ta hoca olarak kalabilmesini Hasan Hoca ile Ahmet Uslu Hoca’ya bağlamasıdır. “Onlar, bu gencin [Halil Hoca] peşine düşmeyin, bunda bir şey yok deselerdi ben burada hocalık yapamazdım” demiştir. Benzer bir hikaye Hasan Hoca’nın ahir ömründe kendini gösterir. Hasan Hoca biraz rahatsız imiş. Çatak’ta iken talebesi Abdullah Tepe’den bir kitap istemiş. Kitapta bir ibareyi Halil Hoca okumuş. Ancak Hasan Hoca ibarede bir eksiklik fark etmiş. Kitabı eline alıp ibareyi baştan sona okumuş. Bunun üzerine Halil Hoca, orada gözyaşlarına hakim olamamış… “Hocam, siz bir deryasınız! Bizim sizin yanınızda konuşmamamız lazım” demiş. Hasan Hoca hadis konusunda uzmanlık seviyesinde bilgiye, vukûfiyete sahipmiş. Ezber kabiliyeti fevkalade yüksek olan Hasan Hoca, binlerce hadisi ezbere bilir, Ramûzü’l-Ehâdîs’i nerede ise hafızasında tutarmış.

Abdi Hoca’sında yirmi yıl okuyup icazet alan Hasan Hoca, köylerle mahalle mekteplerinde hocalığa başlamış. Medrese talebesi olması itibarıyla olsa gerek ki, askerlikten muaf tutulmuş. İstiklal Harbi yıllarında Terme’de beş altı sene kadar görev yapmış. Bir ara Bafra’da bulunmuş. Kumru muhiti olarak Kösebucağı yanında Geyikçeli, Gökçeli, Çatak (İslamdağ) gibi yerlerde her türlü dinî hizmetin yürütülmesinde ön sıralarda yer almış. Onun ilmî birikimi, kendisinin pek çok yerde bulunmasını beraberinde getirmiştir. Kendisini tanıyan hocalar, gerek onun ilmî dirayeti gerek celadeti karşısında onun yanında söz almamayı tercih ederlermiş. Demek ki, Hasan Hoca bu muhitte dini hizmetlerin yürütülmesinde yıllarca köprübaşı bir konum arzetmiş. Yılmaz Uzun’un ifadesiyle, ‘Hasan Hoca uzun yıllar müderrislik yapmış olmasa bile, hem [mahalle mekteplerinde] talebe yetiştirme, hem çevre köylerin cenaze, düğün, asker uğurlama, sınır nizaları, miras taksimi gibi dinî konuların yürütülmesinde bu çevre için mühim hizmetler îfâ etmiştir.’

Kösebucağı muhitinde yakından tanınan bir başka Hasan Hoca, Arpalıklı’dır. İkisi de Abdi Hoca’da ilim tahsil etmiştir. Ancak Arpalıklı Hasan Hoca, Kösebucaklı Hasan Hoca’dan muhtemelen yaş (ve ilmî birikim) yönüyle bir nebze ileride gibidir. Ehl-i dîl olan ilim ehli, birbirini tanır ve hürmette kusur etmez. Bu açıdan Kösebucaklı Hasan Hoca, Arpalıklı Hasan Hoca’ya ileri seviyede saygı gösterirmiş. Bir keresinde Kösebucaklı Hasan Hoca kürsüde konuşurken Arpalıklı Hasan Hoca gelince hemen kürsüyü ona devretmiş. Köye dönüş yolunda bu husus kendisine sorulunca cevabı şu olmuş: “Benim onun yanında konuşmam edebe aykırı olur. Ben şu halimle on yıl daha okusam onun seviyesine ancak çıkarım.” Abdullah Hoca’nın antalımıyla, “Bir keresinde buraya [Kösebucağı] bir hakim gelmiş miras davası ile ilgili. Hasan Hoca oraya gitmiş. Millet, ona ‘Hocam’ şeklinde hitap edince hakim ona miras ile ilgili bir soru soruyor. Hasan Hoca, resmi kişiler karşısında fazla konuşamazdı. Hasan Hoca meseleyi çok iyi bildiği halde orada yeteri kadar izah edemiyor. O arada Arpalıklı Hasan Hoca oradan geçiyormuş. Onu çağırıyorlar. O da muhteşem bir açıklama yapıyor. Bu durum karşısında hakim orada hemen kendini topluyor ve diz üzeri oturmaya başlıyor. Arpalıklı’nın ilmî birikimi karşısında adeta küçülüyor. Bunun üzerine Arpalıklı şunu diyor: Oğlum, bizim ecdadımızın hepsi böyleydi. […]”

1960’larda iki tane Kuran kursu kadrosu gelir. Birini Kösebucağı’na verirler. Hasan Hoca’yı buraya atamak isterler. İlkokul mezunu değil gerekçesi ile ataması yapılmaz. Aslında Hasan Hoca’nın bugünkü yazı ile de (ileri seviyede olmasa da) okuması vardır. Üstelik Kur’an kursu binası biraz uzakta bir yerdedir. Bunun üzerine Hasan Hoca, “Yahu, kursu şuraya yapsalar meccanen hocalık yapardım” demekten kendini alamaz. Şu kadar var ki, Hasan Hoca, vefatına kadar (06.04.1979) bulunduğu yerde görevine devam eder. O tarihe kadar da oraya din görevlisi ataması yapılmamıştır. Kendisinin görev yaptığı ahşap cami, yakın tarihte Kültür Bakanlığı tarafından koruma listesine alınmış, nerede ise iki asırlık bir yapıdır. Hasan Hoca bu camide yaklaşık yetmiş yıl kadar görev yapmış. Caminin mihrabı, ahşap işlerine meraklı bir ilkokul öğretmeni (Şakir Akkaya) tarafından yapılmış ve tezyin edilmiş.

Torunu Necmi (Söcü)[3] Bey’in ifadesine göre Hasan Hoca yeteri kadar yeme içmeyi, güzel ve temiz giyinmeyi seven, zayıf yapılı ve orta boylu biri imiş. Şehire giderken şapkasının üzerinde ‘kendine mahsus’ biçimde sardığı sarığa benzeyen şey varmış. Eskiler, başı açık gezmeyi edebe aykırı gördüğü için Hasan Hoca’nın bunu önemsemiş olduğu anlaşılır. Kaldı ki, Hasan Hoca özellikle camide başı açık olana sitem eder, kızarmış. Başı açık namaz kılana ‘Yahu, başına bir bez parçası da mı bulamadın ?!’ dermiş. Abdest alma ânı dışında başı açık bulunmamış. Sabun yerine temizlik için kül kullanırmış. Ata binmeyi ve balık tutmayı seven bir mizaca sahipmiş. Çok güzel saçma (serpme) atar, tuttuğu balığı önce ağzına götürür sonra balık torbasına atarmış!...  Güreşlere meraklı biridir. Düğünlere gider, davul zurna gibi eğlence unsurlarına mesafeli dururmuş. Bu arada (kendi parası ile olmaksızın) sigara içtiği de olurmuş. Ancak ahir ömründe sigaraya karşı onda bir ikrah oluşmuş ve sigara içenlere de tepki gösterir olmuş.[4] Radyoya ‘deccal’ der ve karşı durur, evinde radyo bulunduranları icabında haşlarmış…

Kendi emsalleriyle hoş mizahları da olurmuş. Necmi Bey’den dinleyelim: “Bir keresinde Alâ Mahallesi’nde biri vardı. Hoca, Korgan’da Ürmeli Yaylası’na giderdi. Bir keresinde yaylada iken mahallede ‘Kadı’ lakabıyla tanınan ve Hasan Hoca’nın sevdiği-değer verdiği muzip biri, bir ağacın dibinde uyumuş. Hasan Hoca da öteden beri gelip onun başında durmuş ve ‘es-Selâmü aleyke Ya Kadı!’ diye başlamış. Kadı ise hafiften bir gözü açık yarı uykulu halde sini-kefe vurmuş! Uyanıp gözlerini açınca bir de bakmış ki Hasan Hoca! Oradan iplemiş... Sonraki zamanlarda onu gördüğü her yerde Hasan Hoca, ‘Baba ne yapıyorsun ?!’ derdi. O da ‘Hoca Efendi, ne olur onu karıştırma, çok utanıyorum!’ derdi. Nice zaman sonra aralarında bir hey [büyük sepet] kiraza anlaşmışlar. Kadı, dedeme [Hasan Hoca] bir hey kiraz getirecek, dedem de ona bir daha baba diye hitap etmeyecektir. Nihayet kiraz gelir, yerler, içerler. Bunun üzerine Hasan Hoca yine, ‘Allah razı olsun baba!’ demez mi!...”

Muhtemelen (icazet almasından sonra) yirmi beş otuzlu yaşlarında iken Ayşe Hanımefendi ile evlenen Hasan Hoca’nın, Bahri, Fatih, Said, Asiye, Avniye, Naciye, Lahuri adını verdikleri dört kız ve üç oğlu olmuş. Evinde iken herkese cemaatle namaz kıldırırmış. Tasavvufî açıdan Kiraz Hoca’ya intisap eden Hasan Hoca’nın, Abdullah Tepe gibi kimi talebelerine, ‘Biz gittikten sonra sizi hortumla yıkayacaklar!’ şeklindeki sözü, onun ilim ve ilim adamlığının ilerleyen süreçte kıymet olarak yitime uğrayacağını basiret gözüyle görmüş olabileceğine işaret eder. Hasan Hoca, 06 Nisan 1979’da vefat etmiş. Mezar taşında şu bilgiler kayıtlı: “Müezzinoğlu Hasan Hoca. D.T. 1884. – Ö.T. 06.04.1979. Ruhuna Fatiha”. Mekanı cennet olsun.



* Hasan Hoca ile ilgili bilgilerin derlenmesinde yardımlarından dolayı Abdullah Tepe, Yılmaz Uzun ve Necmi Söcü’ye teşekkür ediyorum.

[1] Abdullah Tepe Hoca, Ali Efendi ile ilgili şöyle bir hikayeyi nakleder: “Ali Efendi askerde iken türkü söylemeden duramayan biriymiş. Askerlik sonrası namaza başlamış. Yedi sekiz yaşlarında bir kızı varmış. Bir akşam namazda iken kızı onun omzuna çıkmış falan. Adam, rahatsız olmuş. Selamı verince, ‘Allah’ım bu kızım eğer ki ileride beni utandıracak biri olacaksa onun ruhunu kabzet!’ diye orada dua etmiş o kızgınlık haliyle de biraz. Ve o çocuk sabaha karşı vefat etmiş. Ali Efendi deliye dönmüş! Nereden dedim bu duayı diye. Abdi Efendi’ye gideyim de bir teselli bulayım diye Abdi Hoca’ya gidiyor. Gidiyor ve selam veriyor. Abdi Efendi yatakta imiş. Daha o bir şey söylemeden, Abdi Efendi, ‘Çocuğun ölmüş, amma da bir oh olmuş ki!’ diyor. Tabi orası dönmüş Ali Efendi’ye… Devamında Abdi Efendi, ‘Üzüldün mü yoksa ?’ diyor. O da ‘Yok hocam’ falan diyor. Bunun üzerine Abdi Efendi, ‘O çocuk büyüseydi seni utandıracaktı. Bu bir. Allah katında O’nun dostlarından yazıldın, seni kulluğa kabul etti. Bu da iki’ diyor. Böylece Ali Efendi rahatlıyor.”

[2] Hasan Hoca, iki erkek kardeşin küçüğüdür. Büyüğü olan Mehmet, yüz on yedi (117) yaşlarında iken vefat etmiş. Uzun süre Rusya’da esir kalmış. Geri döndüğünde hanımı bile kendisini tanıyamamış!...

 

[3] Yılmaz Uzun Bey’in ifadesine göre Hasan Hoca’nın soyismi muhtemelen ‘Sucu’ olması gerekirken nüfus memurunun azizliğinin bir neticesi olarak ‘Söcü’ şeklinde kaydedilmiş olması ihtimal dahilindedir.

[4] Sigara bahsinde Abdullah (Tepe) Hoca dikkate değer iki anısını dile gitirir: “Sigara ile ilgili iki hatıram var. Biri Ahmet Uslu Hoca ile ilgili. Biri de Kirazo Hoca [Mehmet Akkiraz] ve Sarı Müftü arasında geçen anıdır. Bir yerdeyiz. Birileri Ahmet Hocama sordu. Sigara haram mı mekruh mu diye. Ahmet hoca, ‘Sigaraya haram diyen cahilliğini ortaya koymuş olur’ dedi. Kendisi de tiryaki ya. Bu bana dokundu tabi. Bir kaynak göstererek hocama bir soru sordum. Ve devamında şunu dedim: ‘Cenab-ı Hakk, sigaraya verilen paradan ahirette hesap sorar mı sormaz mı?’ Hocam, bana, ‘Sorar, çünkü israf’ dedi. Bunun üzerine orada bulunan Niyazi Bey, Ahmet Hocama, ‘Yahu hocam ne eğip büküyorsun, Allah’ın hesap soracağı şey haramdır de de çık işin içinden’ dedi. Bunun üzerine Ahmet Hocam, bana, ‘Abdullah Hoca, sen bu işi yapmıyorsun da bu konu sana kolay geliyor’ dedi.”

İkinci hikaye ise Kirazo Hoca ile Sarı Müftü arasında. Bir kış günü. Derin kış hüküm sürüyor. Müftü, Findekse’de evine gidememiş ve Kirazo’ya gelmiş misafir olarak. O da evinin üst katında ona bir oda tahsis etmiş. Üç gün orada kalmış. Odada tasavvuf kitapları var. Müftü ise tasavvufa epey mesafeli imiş. Sigara da kullanıyor. Nihayet, Kirazo Hoca’ya, ‘Yahu, Mehmet Efendi şu tasavvufu bize anlat der. Kirazo Hoca anlatır. Bunun üzerine Sarı Müftü, ‘Bu tastan bir bardak su da bize içir’ der ve intisap eder. Bir sene sonra müftü hastalanır. Kirazo Hoca, muhibbânıyla onu ziyarete gider. Müftünün odasının dört duvarı kitap. Müftü şöyle kalkar yataktan. Oradakilerden biri müftüye çok kitabı olduğunu ve bunları okuyup okumadığını sorar. O da ‘Olsa neye yarar ki. Onların hepsini okudum ancak kalbime bir kez Allah dedirtemedim! Bir yıldan beri buram [kalbini işaretle] Allah demeye başladı’ diyor. ‘Bu kadar âlim olmama rağmen nefsim sigarayı bana bıraktırmadı. Tasavvufa başladığın akşamın sabahı kaldırıp attım’ diyor.”






Not: Yazıyı okuyup gözden geçiren Abdullah Tepe Hoca’ya ve Yılmaz Uzun Bey’e teşekkür ediyorum.

 

Bu makale 325 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

YAZARLAR

Kuşların Öyküsü20 Mart 2020

TERÖRÜ LANETLİYOURUZ

  
 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

HAYDİ SOHBET EDELİM

SOHBET İÇİN TIKLAYINIZ
İSTATİSTİKLER

İSTATİSTİK

 Sitemizde 13 kategori, 2237  haber bulunmaktadır.

 Bu haberler toplam 13674796  defa okunmuş ve 2756 yorum yazılmıştır.

 

REKLAM ALANI

Kumruluyuz.biz Kumrukent.com © 2005 Tüm Hakları Saklıdır
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Kumruluyuz.biz & Kumruluyuz.com ve Kumrukent.com un© 2005 Her Hakkı Saklıdır. www.Kumruluyuz.biz , www.Kumruluyuz.com ve www.Kumrukent.com  un hiç bir kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısı yoktur. Tamamen kişisel bir sitedir. Web sitemizin dışında farklı siteler kaynak gösterilerek yayınlanan haber ve içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz. Web sitemizde yayınlanan Köşe Yazıları, Makaleler ve Yorumlardan Yazarların kendileri sorumlu olup; içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz.  Sitemizde yayınlanan içerikler izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Destek & Bilgi: admin@kumruluyuz.biz | Yazılım: Mydesign| Bu Site En İyi (Tüm Tarayıcılarla) 1024*768 Çözünürlükte Görüntülenir.

Altyapı: MyDesign