Kumru Tanıtım ve Haber Portalı
Anasayfa Haber Ara Foto Galeri Videolar Anketler Müzik Dinle Sitene Ekle Tollbar İletişim RSS

MENÜ

KUMRU

HABER 7 SON DAKİKA

HABER ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZİ BEĞENİN

EN ÇOK OKUNANLAR

Bir Hekimin Günlüğünden

Şeyma ARSLAN

07 Mayıs 2020, 00:03

Şeyma ARSLAN

Bir Hekimin Günlüğünden
[Hikaye]

     Kerim sabahleyin cansız nesne misali yatan vücudundan başını zorla yarım şekilde kaldırabildi. Biçimsiz kaşlarının altındaki kocaman kahverengi gözlerini yanı başındaki komodinin üzerinde duran saatle buluşturduktan hemen sonra başını yastığa tekrar bırakıverdi. Saat 06:40 sularıydı. Alarm kurma alışkanlığı hiç olmamıştı. Zaten vücudu alarm gibi her gün hemen hemen aynı saatte kendisini uyanmaya zorluyordu. Saniyeler sonra bedenini hareket ettirip yatağa oturabildi. Az sonra odanın kapısı iki kere tıkladı. Açılan kapıdan annesinin yuvarlak yüzü, Kerim'inki kadar büyük ela gözleri odanın içinde beliriverdi. Fısıltıdan az daha yüksek, şefkatli bir sesle konuştu Şerife Hanım:

       -Uyandın demek oğlum. Kahvaltı hazır olur şimdi, hadi gel.

Günün ilk cümlesi olduğundan biraz hırıltılı bir sesle:

       -Tamam anne, diye cevap verdi.   

       Aslında yalnız yaşıyordu Kerim, İstanbul'da. Çorum’da kendisi, iki kardeşi, annesi ve babasıyla beraber yaşadıkları köyden, Ankara'ya yatılı okula gidince ayrılmıştı. Henüz onbeş yaşındaydı o zamanlar. Tıp fakültesini İstanbul'da kazanınca en az iki haftada bir gittiği evine, artık tatilden tatile gidebilir olmuştu. Gurbet kolay değildi elbette. Yumuşak mizacı pek de olmadığı için, lisede yurtta kalmayı macera gibi görse de yaşı ilerledikçe Kerim'e de dönmüştü gurbetin acı yüzü. Zaman zaman anne babasının ve kardeşlerinin sesini duyduğunda kalbi daha çok titriyordu artık. Yine de eğitim için olduğundan kimse şikayetçi değildi bu durumdan. Özellikle annesi Şerife Hanım çok mutluydu oğlu hekim olacak diye. Hiç baskı yapmamıştı ama sınav sonucu geldiğinde pek sevinmiş, tıp fakültesi yazsın diye gizli gizli dualar bile etmişti. Kerim kendi isteğiyle dualarını gerçekleştiriyordu Şerife Hanım'ın. Tercihlerin bitmesini beklerken Kerim'in kararsızlığını görürce ister istemez içini korku sarıyor, “Ah, değiştirmese bari fikrini" diye düşünüyordu. Hatta tercihlerin biteceği gün Kerim  balkonda, battaniye gibi serilmiş yıldızların altında otururken  annesi dayanamayıp yanına sokuldu:

        -Oğlum..

Diye seslendi sessizce, Kerim ona bakınca gözlerini çocukça gözlerine dikerek:

         -Oğlum, caymadın değil mi? deyiverdi.

Hiç beklenmedik bu çıkış karşısında Kerim önce şaşırdı, sonra ana oğul dakikalarca kahkalara boğuldu.

      İşte böylelikle Kerim'e İstanbul yolu açılmış oldu. Şimdilerde, yeni uzman olmuş genç bir hekimdi. Annesi ve kız kardeşi bir ay önce onu ziyarete gelmişti. Bu sıralarda bir salgın hastalık peyda olunca memlekete dönememişlerdi.

        Tam üç haftadır Kerim ve diğer sağlık çalışanları için durum çok zordu. Çünkü Çin'in Wuhan kentinde başlayan salgın hastalık Türkiye'ye de ulaşmış, bini aşkın kayıp şimdiden verilmişti. Kerim işini özverisiz yapan biri hiç olmamıştı. Bir anda ülkesinin içine düştüğü bu ciddi olay sırasında mesleğini icra edebilecek konumda olduğu için şükrediyordu. Yine de artan hasta sayısına karşın ‘hastaneler yetersiz olur mu?’ korkusu karşısında, motivasyonunu koruyamadığı zamanlar oluyordu.

        Annesi 17 Nisan sabahı, kahvaltısını hazırladı, öpmeden, ardından dualar okuyarak uğurladı yavrusunu. Uzmanlığa başlarken oturmaya başladığı eski sayılabilecek fakat hastaneye yakın olduğundan kendini şanslı addettiği evinden çıkıp yürümeye koyuldu. Yolda az sonra içerisinde bulunacağı koşuşturmayı düşündü. Ellerini yağmurluğunun cebinden çıkarıp telefonuyla uğraştı yürürken. Geçen hafta böyle öğrenmişti, hafta sonu sokağa çıkma yasağı olduğunu. Hem her şeyin bu kadar ortasında hem tüm haberleri en son öğrenecek kadar her şeyin dışında olmak garipti. Gün içerisinde hava soğuk olmasa da sabah saatlerinin serin havasından olsa gerek hastaneye varana kadar neredeyse üşümüştü.

        Kerim nihayet odasındaydı. İçeri girip hızlıca yağmurluğunu çıkardı. Masasının hemen yanındaki ayaklı askıdan beyaz önlüğünü giydi, yerine yağmurluğunu yerleştirdi, ayakkabılarını da çıkarıp terlikleri giydikten sonra sandalyesine oturuverdi. Masasının üzerindeki nota ilişti gözü. Başta anlam veremedi, az sonra aniden hafızasında canlandı. Dün, kırkbir yaşındaki hastasının yoğun bakımdaki onikinci günüydü. Ne kadar süredir yoğun bakımda olduğunu da pek idrak edebildiğini sanmadığı hastası, hayli biçimsiz ama anlaşılır şöyle bir not yazmış: “Eşim meraktan çatlayacak nerede ise. İyileşmeye başladığımı söylerseniz, bir ömür duacınız olurum.” Haklıydı. Zira bu süreç hasta yakınları için oldukça zordu. Çünkü gerekli bilgilendirme yapılsa da görüşme çok riskli olduğu için neredeyse tamamen yasaktı. Düşünce dolu bu not karşısında duygulanmamak elde değildi. Tekrar okuyup hızlıca kenara aldı. Oyalanmadan işine koyulmalıydı. Her şeyden önce her gün yaptığı gibi başka bir hastanenin yoğun bakımında yatan hocasının haberlerini almak için meslektaşını arayacaktı.

      Hikmet Bey tıp fakültesinden hocasıydı. Henüz ikinci sınıftayken tanışma fırsatı bulduğu hocasıyla arasında derin bir bağ kurmuş, onu neredeyse aile bireyi kadar içselleştirmişti. Akademik hayatındaki vakur, kendinden emin duruşu, özel hayatında öğrencilerine evinin kapısını hep açacak kadar cömert, içten tavrı Kerim'i çok etkiliyordu. Ne yazık ki Hikmet Hoca, ülkedeki ilk vakaları tedavi ederken salgın hastalığı kapmıştı. Altmışbeş yaşında olması ciddi risk grubunda olduğu anlamına gelse de Kerim hocasının bu fena durumu atlatacağına cân u gönülden inanıyordu. Telefonunu almaya uzanırken aniden çalmaya başlamasıyla hafif irkildi. Duyulan ses kalın, içten olmaktan epey uzaktı:

        -  Günaydın Kerim Bey, nasılsınız?

        - Sağolun, iyiyim, siz nasılsınız?

        Alışmaya başladığı bu ses, hocasının yattığı hastaneden düzenli arayıp bilgi aldığı Dr. Ali Bey'di. Aynı ses daha da soğuklaştı ya da Kerim bu sesin güzel haber vermek için aramadığını anladı.

        -Kerim bey, Hikmet Hoca’yı kaybettik, hepimizin başı sağolsun!

Kerim bu adamın doktor olmakla iyi yaptığını düşündü. Bu haberi verirken buz gibi sesi bir kez bile titrememişti. Kendisinin vücuduysa sertleşmeye başladı sanki. İrkilmiş ve ürkek bir sesle:

        -N... Ne zaman? diye sordu.

        -Dün gece. Bugün öğlen defnedilecek. Fakat birinci derece yakınları hariç katılım yasak.

Defnedilmek, cenaze töreni... Tüm bunları senelerdir gölgesi gibi peşinden ayrılmadığı Hikmet Hocasıyla bir türlü bağdaştıramıyordu.

        Hekim arkadaşına haber verdiği için teşekkür bile edemeden telefonu kapattı. Tek bir yere bakakaldı dakikalarca. Yüzü gerginleşti. Vücudundaki tüm kasların kemikleştiğini hissediyordu artık. Uzunca böyle kaldıktan sonra nihayet gözü hareket edip masadaki kalemi buldu. Sağ eliyle tutmaya çalıştı fakat ince uzun parmakları, kesilmiş gibi kalemin üzerinde hareketsiz bekliyordu. Vücudunun tüm hareketsizliğine sanki kalbi de eşlik etti, delice olsa da bir miktar kalbinin atmadığına yemin edebilirdi. Daha önce bu denli değer verdiği birini kaybetmemişti. Bazen hasta yakınlarına söylemek zorunda olduğu şey, demek ki böyle hissettiriyordu. Ağlayamamıştı bile. Kaskatı vücudu, böyle bir haberi inkar etmeye can atan bir beyni vardı. Karmaşık tıp kitaplarından bir şey düşündü, aklına ilk gelen şey; felç. Hareket etmeye çalıştı. Az sonra kendine gelmeye başlayınca donuklaşmış dudaklarından şunlar döküldü:

      -Ölüm yalnız beden için, ruh ve fikir daima var olacak.

      Tamamen kendine gelene kadar bekledikten sonra çalışmaya koyuldu. Saatler saatleri kovaladı, karanlık çöktü. Gün boyu bir an bile aklından çıkaramadığı hocasını düşünerek evinin yolunu tuttu Kerim.

      Bomboş sokakta elleri cebinde yürürken sadece hızlı adımlarının sesi duyuluyordu. Ayaklarını durdurduğu anda tekrar hareket ettirme gücünü bulamayacak gibiydi. Yukarıya kaldırdığı omuzu, başını, dimdik tuttuğu kolları gövdesini iki yandan sıkıştırıyordu. Bir türlü çenesinin zangır zangır titremesine engel olamıyordu. Hava hafif serindi ancak Kerim'i böyle gören kar fırtınasının ortasında kalmış sanırdı. Düşündükçe daha da fenalaştı. İnce, uzun yüzünde, burnunun kemerinden çenesine kadar her nokta karıncalanıyordu. Gün boyu taktığı maskenin yüzünü tahriş ettiği yerler şimdi alev almış gibi yanıyordu. Hızını kesmeden yürürken beklenmedik bir anda zeminden aşağı savruldu sağ ayağı. Kaldırımın sokak ayrımına gelince bittiğini göremeyince boşluğa basmış gibi yüreği hopladı. Düşmeden dengesini sağlayabilse de burkulan ayağının ağrısı şimşek gibi çaktı beyninde. Kerim sanki bunu bekliyormuş gibi gözlerinden yaşları bırakıverdi. Sessiz hıçkırıklarından sarsılan vücudu kaskatı değildi artık. Tamamen bıraktı kendini. Sabahtan beri ihtiyacı olan buydu belki de. Ağır aksak yürüyerek evinin yolundan saptı,  nereye gittiğini bilmeden, sadece yürümek için yürüyordu. “Eğer emekli olduğu halde çalışmasaydı" dedi acıyla “en azından son ay riskli olduğunu bile bile çalışırım diye tutturmasaydı, belki yaşıyor olacaktı.” Tüm bu onurlu hayata rağmen, sevenlerinin olmadığı cılız bir törenle uğurlanması zoruna gitmişti. Kalbi ağırlaştı ağladıkça. Böylece yaşadığı zor günlere en zorunu ekleyerek karanlığa gömüldü.

       O günlerin üzerinden neredeyse dört ay geçtikten sonra her şey normalleşiyordu artık. Eylül’de okullar açıldı, sosyal yaşam yavaş yavaş eskisi gibi olmaya başladı. Kerim o dönemde yaşadıklarını hayatı boyunca unutamayacağını biliyordu. Düşününce her seferinde kasvetli bir hale bürünse de gelinen noktaya ne kadar şükretse azdı. Sırada yapamadığı ve içinde ukde olarak kalan anları canlandırmak vardı. Hikmet Hoca'nın ailesini ziyaret edip kalabalık bir grup halinde kabir ziyareti için gün belirlediler. Tüm sevenleri gelebilsin diye tanıdıkların yanı sıra üniversite ve hastaneye duyurusu yapıldı. Kerim, “iyi hekimden, iyi eğitimciden önce iyi bir insan olmanın önemini" her yerde anlatan nadide insanı kimsenin yalnız bırakmak istemeyeceğine emindi. Bunun yanında, Hikmet Hoca'nın çok düşkün olduğunu bildiği kızı Nalan için istediği bir şey daha vardı. Baba figürünün yanında, etrafındaki insanlarda bıraktığı izleri görebilsin istiyordu. Bunun en iyi yolu inandığı gibi yaşamaya çalışan Hikmet Hoca'nın anılarına ulaşmaktı. Öğrencileri ve meslektaşlarıyla, onunla ilgili anılarını kaleme almalarını rica etmek için iletişime geçti. Derlediği anılar çok dokunaklıydı. Bir sınıfta “Ne yapmak istiyorsanız sevgiyle peşinden koşun. Hayaliniz varsa gerçekleştirmek için çabalayın, aşık olacaksanız dünyayı karşınıza alabilecek kadar olun” dediğini, bir meslektaşına “Hastanın ismini bile bilmiyorsun, derdini anlamak için önce onu tanımanız gerekmez mi?” diye sitem ettiğini ve daha nicesini, yazılan anılardan öğrenmişti. Elindeki tüm verileri derledikten sonra kendisi de onlarca anısından birini anlatmak için kollarını sıvadı. Nihayet aşağıdaki anısını dile getirmeye karar verdi.

“Henüz ikinci sınıfın birinci dönemini bitirmek üzereydim. Hem okula hem şehre yeni yeni alışmıştım. Senenin başında dört arkadaşımla beraber, okuldan yürüyerek neredeyse bir buçuk saat süren bir eve kiraya çıkmıştık. Ocak ayının yağmurlu günlerinden birinde, okul yolunu tuttuğum bir sabah otobüse kartımdaki son parayı bastım. Öğrencilik hali işte, yükleyecek param da kalmamıştı. Dersim bitince mecburen eve doğru yürümeye koyuldum. Yağmur çok şiddetlendi aniden, göz gözü görmüyordu. Ayaklarım, sırılsıklam ayakkabılarımın içinde buz kesti. Henüz üniversiteye bile başlamamışken annemin aldığı eski mont tamamen işlevsizdi sanki, yağmurdan atletime kadar ıslandım. ‘İlk fırsatta pazara gidip yeni bir tane almalıyım’ diye düşündüm. Ben bu durumdayken henüz yolu yarılamamıştım bile. Çaresizce yürümeye devam ederken yanıma bir araba yaklaştı. Dikkatli bakınca bir elin ‘bin’ diye işaret yaptığını gördüm. Önce yüzünü görmeye çalıştım tanıdık mı diye, yağmurdan hiç bir şey göremeyince can havliyle attım kendimi arabaya. Sakallı ve hafif bıyıklı bir amca nereye gideceğimi sordu, tarif ettim. Aynı sokakta oturuyormuşuz meğer. Biraz soluklandıktan sonra karşılıklı sorularla bir sohbete koyulduk. Bu, görünüşünde bile cana yakınlık olan amcanın isminin Mehmet olduğunu ve manavlık yaptığını öğrendim. Bana hangi üniversitede ne okuduğumu sordu. Tıp fakültesi deyince:

      -Hikmet Hoca'yı bilir misin? diye sordu heyecanla.

      Hikmet Hoca henüz bir dönem girmişti dersimize. Çoğu öğrenciye özellikle ismiyle hitap etmesi ilgimi çekmişti. Fakat ders haricinde hiç görüşmemiştik o zamana kadar. Ah ne büyük eksikmiş de farkında değilmişim!

       - Bilirim, dedim Mehmet Amca'ya, dersime giriyor benim de.

Anlam veremediğim şekilde daha büyük bir heyecanla karşılaştım.

       -Oo, selam söyle Hikmet Hocama, benim oraya çaya beklediğimi söyleyiver bir de.

      Böyle deyince ne yalan söyleyeyim bana bir gülme geldi. Latife mi yapıyor ciddi mi söylüyor emin olamadım. Mehmet Amca'ya baktım, yüzünde hafif gülümsemeyle gayet ciddi cevap bekliyordu. Latife olmadığını anlayınca, “üniversitede hoca olan hekimi bir de ayağına çağırıyor” diye düşünmeden edemedim. Üzmek istemedim ama tereddütümü kibarca dile getirmek istedim:

       -Söylersem gelir mi dersiniz Mehmet Amca?

Cümlenin ardından ufak, yandan bir gülümseme bıraktım. Çok ayıp etmiştim. Mehmet Amca gözümün içine baktı ilk defa. Gözlerinin yeşil olduğunu o zaman fark ettim. Hızlıca tekrar yola çevirdi bakışını, sonra konuştu:

       -Gelmez mi aslanım. Çağırmasam da gelir, hele çağırırsam hiç geciktirmeden gelir.

       Bu cevapla yüzümün kızarması bir oldu, hiç bir şey diyemedim. Mehmet Amca da anlamış olmalı ki, üstelemedi. Yeni sorularla konu kapandı. Hikmet Hoca kibirli birisine benzemiyordu, yine de çocukça merakıma engel olamıyordum. Ertesi gün bir cesaret, dersten sonra Hikmet Hoca'nın odasına gidip manav Mehmet Amca’yla tanıştığımızı söyledim. Selamını ilettikten sonra muhakkak çaya davet ettiğini de ekledim. Bana kocaman gülümseyerek, selamını ilettiğim için teşekkür etti. O hafta ilk fırsatta Mehmet Amca’nın  yanına gidip laf arasında giderecektim merakımı. Hakikaten gitmiş mi Hikmet Hoca çaya? Bu yersiz merakımla beraber bir öğleden sonra buldum Mehmet Amca'yı tarif ettiği sokakta. Daha dükkana girmeden gördüm onu. Bu amcanın bakınca mutluluk veren bir görünümü vardı. Boyu tahmin ettiğimden daha kısaydı. Yanına kadar gidip:

      -Mehmet Amca kolay gelsin, dedim epey yüksek ve gür bir sesle.

      -Yav aslanım vefalı biri olduğun belliydi, hoş geldin, dedi gülerek.

Kahverengi iki küçük taburenin birini gösterip buyur etti eliyle. Hal hatır derken cebinden telefonunu çıkarıp uzattı bana doğru:

     -Al bunu, kendi numaranı kaydet. Hikmet Hoca evimizin yakın olduğunu öğrenince seni bana emanet etti. Benim de içim rahat etmiş olur, başın sıkışırsa, bir şeye ihtiyacın olursa çekinmeden beni ara.

      Bu defa sahiden anlamsız merakım sonlandı. Hikmet Hoca çaya gitmiş, üstelik beni emanet etmişti Mehmet Amca'ya. Çayımız bittikten sonra Mehmet Amca poşetlere meyve, sebze doldurdu. Dükkanın göremediğim bir yerine gidip elinde mont ile döndü.

     - Emanete hıyanet olmaz. Üşütme kendini o yollarda, deyip onu da elime tutuşturdu poşetlerle beraber.

      Teşekkür edip çekinerek aldım uzattıklarını. Dükkandan çıkarken gözlerim dolu dolu olmuştu. Muhtemelen Mehmet Amca sadece hediye karşısında utandığımı ve duygulandığımı düşündü. Doğrusu ise fikrimdeki art niyete karşılık sadece saf samimiyet bulmak allak bullak etmişti beni. Meğer o gün ben manav, koca hekimi ayağına çağırır mı diye lüzumsuz hesaplar peşinde burnumun ucunu bile göremezken, Mehmet Amca üzerimdeki eski montu kalbine dert edip bana yenisini almış. O günden sonra ne Mehmet Amca’nın ne Hikmet Hoca'nın yanından ayrılmadım. Anladım ki, onlar yücelikte birbirini besleyen iki iyi insandı. İhtiyacın olursa ara demişlerdi. Demek ki, benim insanın etiketinden ve unvanından önce özünü görebilmeye ihtiyacım vardı. Daha da beteri ihtiyacımın olduğundan bile habersizdim.

      Hikmet Hoca’mın kitaplarda yazanlar dışında verdiği derslerden sadece biri bu. O herkesin yüreğine başka başka yerlerden dokunabilecek kadar derin gönüllü biriydi ve her zaman öyle kalacak. Çünkü biliyorum ki, sadece bedenler ölür, ruh ve fikir daima yaşar.”

     

Bu makale 2071 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

YAZARLAR

Abdulfettah Ebû Gudde28 Mayıs 2020

TERÖRÜ LANETLİYOURUZ

  
 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

HAYDİ SOHBET EDELİM

SOHBET İÇİN TIKLAYINIZ
İSTATİSTİKLER

İSTATİSTİK

 Sitemizde 13 kategori, 2255  haber bulunmaktadır.

 Bu haberler toplam 14102052  defa okunmuş ve 2760 yorum yazılmıştır.

 

REKLAM ALANI

Kumruluyuz.biz Kumrukent.com © 2005 Tüm Hakları Saklıdır
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Kumruluyuz.biz & Kumruluyuz.com ve Kumrukent.com un© 2005 Her Hakkı Saklıdır. www.Kumruluyuz.biz , www.Kumruluyuz.com ve www.Kumrukent.com  un hiç bir kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısı yoktur. Tamamen kişisel bir sitedir. Web sitemizin dışında farklı siteler kaynak gösterilerek yayınlanan haber ve içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz. Web sitemizde yayınlanan Köşe Yazıları, Makaleler ve Yorumlardan Yazarların kendileri sorumlu olup; içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz.  Sitemizde yayınlanan içerikler izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Destek & Bilgi: admin@kumruluyuz.biz | Yazılım: Mydesign| Bu Site En İyi (Tüm Tarayıcılarla) 1024*768 Çözünürlükte Görüntülenir.

Altyapı: MyDesign