Kumru Tanıtım ve Haber Portalı
Anasayfa Haber Ara Foto Galeri Videolar Anketler Müzik Dinle Sitene Ekle Tollbar İletişim RSS

MENÜ

KUMRU

HABER 7 SON DAKİKA

HABER ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZİ BEĞENİN

EN ÇOK OKUNANLAR

Ramazan ve Kültür

Ahmet ÇAPKU

18 Mayıs 2020, 12:45

Ahmet ÇAPKU

   Ramazan ayında oruç ibadeti Kur’an’da emir (farz) olarak konulmuştur. ‘Sizden her kim o aya ulaşırsa oruç tutsun…” [Bakara, 2/185]. İslam’ın beş temel şartından kabul edilen bu ibadet, aslında daha önceki dinlerde de vardır. (Hatta, ‘suskunluk orucu’ şeklinde bir oruçtan da bahsedilir. Öyle ya, dil susmalı ki, insan iç dünyasında ‘kendi’si ile konuşabilsin). İbadetlerin konuluş amacı, hikmet boyutu ile belli ölçüde anlaşılabilir. Bu açıdan oruç ibadeti, içinde itikâfı da dikkate alırsak, dünyaya ve dünyevîleşmeye karşı bir tür perhizkârlık tavrı olarak görülebilir. Nitekim geçmiş tarihlerde dünyanın hemen her yanında görülen ‘potlaç oyunu’nda böyle bir tavır söz vardır. Bu yazıda Ramazan ayı ve onun kültüre dönüşmüş unsurlarına değinmek istiyorum. Kültür boyutu, ibadetlere hissiyâtı katan ve böylece kişilerde duygu boyutu oluşturan olgudur.

   Ramazan’da, Kadir Gecesi vardır. Kur’an-ı Kerim’in gök semasından yeryüzüne indirildiği gece, İslam açısından mubarek bir gecedir. Konu ile ilgili şöyle bir anlatı vardır: Allah, Kur’an’ı, Cebrail’e emanet etti. Cebrail, meleklerin en yücesi oldu. Kuran, Kadir Gecesi indi ve bu gece en mübarek gece, bu ay da diğer aylardan daha üstün oldu. Kur’an, Hz. Muhammed’e vahyoldu, Hz. Muhammet, peygamberler içinde en efdal ve ekmel oldu. Kuran, ümmet-i Muhammed’e geldi ve mezkûr ümmet, diğerleri içinde en faziletlisi oldu. Eğer ki, Kur’an, gönlümüze (kalbimize) inseydi ne olurdu ?... Bu gece, ‘Bin aydan daha hayırlıdır’ [Kadir Suresi, 97/3]. Onun için bu ayda yapılan hayırların da bire bin ile sevap getireceği umulur. Diğer kandil geceleri yanında Kadir Gece’sinin ayrı bir yeri vardır. Bu gecede ‘gök kapısının açılması’ halini müşahede edenlerden de söz edilir.

…

   Kültür boyutu ile Ramazan ayına bakılınca pek çok unsurun, dini verilerden hareketle temellendirildiği görülür. Nasıl ki, atasözlerinin bir çoğunun temelinde ayetler-hadisler varsa, Ramazan’da uygulamaya konulmuş kültür unsurlarının da temelinde aynı hususlar vardır. Sözü edilen ibadet ve kültür boyutu; “ilim-ibadet ilişkisi, ikramlar, ziyaretler, bayramlar” şeklinde kategorize edilebilir. İlim, meselenin düşünce ve inanç; diğerleri ise uygulama yönüdür. Buna göre oruçlu bir insanın gündelik hayatında aşağıdaki hususlar göze çarpar.[1] Gerçi zikredilen hususların bir kısmı Ramazan ayı dışında da söz konusudur. Ancak Ramazan’da onlar daha çok ve kültürel boyutu da kuşanmış haliyle kendini gösterir.  

    Mukabele: Karşılıklı olarak Kur’an okumak anlamında kabul görmüştür. Her Ramazan ayında Cebrail (as) ile Hz. Peygamber’in Kur’an’ı karşılıklı okumalarından hareketle böyle bir ibadet anlayışı oluşmuştur. Bu ibadet camilerde ve evlerde gelenek halini almıştır. Bir ay boyunca baştan sona Kur’an’ın okunmasına ‘hatim’ denilir.  

   Cerre çıkmak: Osmanlı döneminde Ramazan ayında medreseler tatile girer, mezuniyet aşamasındaki talebeler etraftaki muhtelif ilçelere, köylere cerre çıkarlardı. Gittikleri yerlerde hatim okur, sohbet verir, namaz kıldırır, dini hizmetleri uygulamalı olarak öğrenmiş olurdu. Köylüler de ilgili talebenin iaşe ve ibatesini üstlenir, bayramlık hediyesini çantasına koyarak onu uğurlarlardı.[2]

     Huzur sohbetleri: Osmanlı döneminde Ramazan’da haftada iki gün olmak üzere padişah sarayında huzur sohbetleri yapılırdı. İlim ve irfan sahibi önde gelen hocaların sohbet ettiği mecliste dönemin padişahı da bulunur, muhtelif konular çeşitli yönleriyle sohbet eşliğinde anlatılırdı. 

    Teravih: Bu ibadet Hz. Peygamber’in Ramazan aylarında yatsı ile imsak arasında kendi başına kıldığı bir namaz çeşiti idi. Hz. Ömer döneminde cemaatle kılınmaya başlandığını rivayet edilir. Teravih namazı bizde şu türlü uygulamalara zemin teşkil etmiştir

       Enderun teravihi: Osmanlı’da üst tabakanın (bürokratlar) birlikte kıldıkları teravih namazıdır ki,  her iki rekatta bir selam verilir. Aralarda farklı makamlarda salât ü selamlar ve ilahiler okunur. İmam efendi, namazda iken okuduğu ayetleri bir önceki arada belli bir makamda okunan ilahinin makamını dikkate alarak okur. Bu tür teravihlerde ‘cumhur müezzinleri’ denilen iki üç kadar müezzin aynı makamda salât ü selam, ilahi vb. okur.             

…

   Rü’yet-i hilal: Ramazan hilalini gözlemlemek. Bunun rasat aletleriyle mi yoksa çıplak gözle mi olması gerektiği fıkhî bir meseledir. Lakin bunun gözlemlenmesi, icabında kültüre dönüşmüştür. Bu cümleden olarak şunlar zikredilebilir. Osmanlı’da Ramazan hilali, Süleymaniye Camii minaresinden gözlemlenirdi. İki şahitin gözlemine/şehadetine dayalı olarak, bu durum caminin yanı başındaki müftülük binasına yakın yerde bekleyen kişiye iletilir, o da haberi İstanbul kadısına bildirir. Oradan bir name saraya ulaştırılır. Böylece Ramazan ayı başlamış olurdu. Ardından ilk mahya Süleymaniye Cami’nin minareleri arasına asılır, böylece diğer camilerde aydınlatma yapılırdı. Böylece bir tür haberleşme sağlanmış olurdu. Buna bağlı olarak şu kültür unsurları ortaya çıkmıştır.

      Çömlek takvimi: Eskiden Anadolu insanı, Şaban ayı girince evindeki bir çömleğe her gün bir taş atardı. Gün otuz olduğunda Ramazan ayı gelmiş demekti ki, bu şekilde bir hesaplama yöntemine ‘çömlek takvimi’ denilmiştir.

     Mahya: Osmanlı’da görülen ve Ramazan’ın ilk on beşinde genel olarak, ‘hoş geldin ya Ramazan’, diğer on beşinde ise ‘elveda ya şehr-i Ramazan’ ifadeleri yer alırdı. Ancak son dönemlerde bu konuda çeşitli toplumsal ihtiyaçlar da gözetilir olmuştur. Mesela bu Ramazan’da virüs salgını sebebiyle  ‘evde kal’ gibi mahyalar da asıldı.[3]

    İmsak: Kelime anlamı itibarıyla bir şeyi tutmak demektir. Ramazan ayında, oruç tutmaya başlamayı ifade eder. Toplum muhayyilesinde gece yemeği olarak kabul görür. Oruç tutanlar ertesi gün tok olmak amacıyla geceleyin yemek yerler. Bu yemekler genelde onları tok tutacak şekilde hazırlanır. Sözü edilen yemeğe ‘temcid yemeği’ de derler. Aslında temcid, övgü anlamında bir tür şiir, ilahi şeklidir. ‘Temcid pilavı’ deyişi de bununla ilgilidir.

       Ramazan davulu: Bize özgü bir kültür olan Ramazan davulu, işinde gücünde çalışan nice insan uyuyakalmasın da imsak yemeğini yesin diye böyle bir uygulama ihdas edilmiştir. Bu da çeşitli manilerle şenlikli hale getirilmiştir. Uyuyan çocuklar, hastalar rahatsız olmasın diye zurna değil de sadece davul sesi ile yetinilmiştir. (Halbuki davul, zurna ile birlikte Türk müzik geleneğinde yer almış bir enstrümandır). Hatırlayabildiğim kadarıyla eskiden bazı yerlerde davulcu, şayet falancayı tanıyor ve ahbaplıkları da varsa o kişinin evinin önünde ilgili kişi uyanıp ‘tamam, tamam, uyandım!’ diye pencereden ona bir selam verinceye kadar davulunu vururdu.

    İftar: Muhtelif anlamlara gelen bu kelime gündelik hayatta Ramazan’da akşam orucunu açmak anlamına gelir. Bu yemeğin aile efradı içinde ayrı bir yeri ve güzelliği vardır. Çocukken köyde evimizin penceresine çıkar, karşı köyden hoparlörle okunan ezanı dinler ve sofra başında aç ve yorgun bekleyen hane halkına ‘ezan başladı!!’ diyerek akşamın olduğunu haber verirdim. İlçemizde evimizin tam karşısında iftar topu atılırdı. Her akşam onu seyretmek ayrı bir güzellikti.

‘İftar’ kelimesi ile aynı kökten gelen ve Ramazan’a özgü ‘fıtra’ denilen, başın ve gözün sadakası sayılan mali yardımlaşmayı içeren ibadet, bu ayda verilir. Zekatların da bu ayda verilmesine ayrı bir özen gösterilir. Bayrama herkes hali vakti yerinde çıksın ki bayram sevinci birlikte yaşansın amacı güdülür. Bununla ilgili şu uygulamalar kültürel boyuta dönüşmüştür.

     İftar sofraları: Osmanlı İstanbul’unda başta yönetim merkezi olmak üzere zengin tabakanın kapıları herkese açılırdı. Yoldan geçen biri, haneye selam verir, iftarını açar, izzet ü ikramla uğurlanırdı. Bu tür kişiler ‘tanrı misafiri’ idi. Hele hele iftara davetliler varsa, onlar için türlü çeşit yemekler hazırlanır, ikramlar yapılır. Bununla ilgili diş kirası denilen bir hediyeleşme kültürü var edilmiştir. Sadaka taşları, zimem (zimmet) defteri uygulaması da aynı yardımlaşma düşüncesinin ürünü olsa gerektir. Mahallenin bakkalında kimlerin borcu varsa, zengin ve orada tanınmayan biri gelir şu kadar borcu öder ve gider. (Tabi bütün bunlarda toplumun karşılıklı güven duygusunun yerinde olması mühimdir).

      Diş kirası: Bu hediyeleşmenin ortaya çıkışında, sizler benim davetimi kabul ettiniz, sizlere yemek ikram ettirmiş olmamla beni Allah katında sevap kazanmaya nail ettiniz, buyurun bir miktar hediye, şeklinde düşüncenin yeri vardır. Bir miktar para, gönlü incitmemek amacıyla bir mendilin ucuna bağlanarak takdim edilir.

 

     İftar topu:  bu uygulama IV. Murat döneminde başlamış, zamanla bir tür şenliğe dönüşmüş ve günümüze kadar gelmiştir. Ezanı duyamayacak kadar uzakta olanlara vaktin girdiğini haber vermek açısından önem arzetmiş olsa gerektir.

     Ramazan çadırı: 2000’li yıllarda İstanbul Eminönü’nden Üsküdar’a gelen ve Ümraniye taraflarına gitmesi gereken nice insan, araba beklerken iftar için ayak üstü bir şeyler atıştırdı. Dönemin Üsküdar Belediyesi bir iyilik olması hasebiyle halk arasında ‘Özbek çadırı’ denilen siyah bir çadır kurmuştu Üsküdar meydanına. Her bir iftar çorbasını, hayır için, muhitin zenginleri verirdi. Ertesi sene bu çadır biraz genişletildi, güzelleştirildi ve akşam-yatsı arası kültürel programlar ihdas edildi. Sonraki yıllarda yakın ilçelerde de bu tür çadırlar görülmeye başlandı. Sözü edilen çadırlar hem halkın kaynaşması hem de Ramazan kültürlerini canlı olarak seyretme adına bence güzeldi. Hânende ve sazendeler eşliğinde geleneksel canlı müziğimizin binbir tonu ve tınısı, Kur’an okuma yarışmaları, ilahiler, şiirler, ezgiler, tiyatrolar, şiirler, Karagöz -Hacivat gösterileri, mehter vb. orada yerini aldı. Hayır sahiplerinin oraya gelenlere çay, çorba, türlü çeşit içecek ikramı da hoş olurdu. İlerleyen süreçte bu çadırlar artık ‘Ramazan çadırı’ adını aldı ve hemen bütün ülke sathına, oradan da yurt dışına yayıldı. Böylece yeni bir Ramazan kültürü ortaya çıkmış oldu.


[2000’li yıllarda Üsküdar Ramazan Çadırı]

 

    İtikâf: Ramazan’ın son on gününde kişinin, muhitinde bir camide (veya uygun bir yerde) inzivaya çekilmesi, yılda on gününü düşünce (-tefekkür) ve murâkabeye ayırması şeklindeki ibadet biçimidir. Bunun kökeni Hira Mağarası’nda Hz. Peygamber’in her Ramazan’da kendini zikre-fikre vermesi şeklindedir. Hemen her kültürde buna benzer durumlar vardır. Ne de olsa hakikatlar, mağara kökenlidir. Bu mağarayı hem zahiri manada bilinen inziva mekanları, hem de manevi manada insanın iç dünyasına yönelmesi şeklinde anlıyorum. İtikâf, muhtelif tarikatlerde seyr ü sülûk denilen bir yöntem olarak da vardır ki, Mevlevîlikte icabında 1001 gün çilesi olarak da bilinir. (Çile çıkarmak). Bu durum, kişinin, ‘kendini tanı’ması ile ilgilidir. Hemen bütün manevi-maddi atılımlar, ‘kendini tanımış’ kişiler eliyle vücut bulmuştur. Bu durum, hızlı yaşamayı esas alan ve maddi hazlar üzerinden kendini şekillendiren modern yaşam biçimine ve kültürüne oldukça zıt görünebilir.  

    Ziyaretler: Hz. Peygamber kimi zamanlar Cennetül-Bakii’a gider, öteki dünyaya göçmüşleri ziyaret edermiş. Allah Rasûlü’nün, hastaları, ihtiyaç sahiplerini, hüzünlüleri vd. ziyaret ettiği zaten bilinen bir husustur. Onun için İslam dini, dini bilen ve anlatanlar ile halk arasında herhangi bir bürokratik engel koymaz, ziyaretleri önemser. Eğer ki, din, insan için ise, insanî olan yöntem de budur. Bu noktada asıl olan, tebliğden ziyade temsil, başka bir ifade ile yaşayarak anlatmayı dikkate almaktır. Bu anlayış bizde şu şekilde kültürel boyut kazanmıştır.

     Büyükleri ziyaret: Ramazan boyunca gerek iftara davet şeklinde gerekse başka şekilde büyükler, hastalar, muhtaçlar ziyaret edilir, hal ü hatırları sorulur, imkan ölçüsünde sevinçlerine ve hüzünlerine ortak olunur.

     Kabristan ziyareti: Özellikle Ramazan bayramı namazı kılındıktan sonra kabir ziyaretleri bizde bir gelenek halini almıştır. (Bazı yerler Arefe günü sabah namazı sonrası bu ziyaretler yapılır). Ne de olsa oradakiler de bayramdan hisseyâb olmalılar. Bizdeki tarih bilincinin yerleşmesinde, mezarlık ziyaretlerinin ve kültürünün ayrıca incelenmesi gerekir. Yahya Kemal’in bakışıyla, ‘bizler, ölülerimizle birlikte yaşayan insanlarız.’ Günümüzde nice müslümanın, umreye özellikle Ramazan ayında gitmeyi tercih etmesi, sanırım bu tür ibadetlerin daha yoğun biçimde ve Allah Rasûlü’nün yanı başında bayrama ulaşma düşüncesiyle de ilgisi vardır.

     Eyüp Sultan ziyareti: Gerçekte Eyüp şehri bizde bir tür kabirler şehri gibidir. Çünkü nice insanımız, kıyamette yeniden dirilişte Eyüp Sultan (Halid bin Zeyd ) ile birlikte haşrolunmayı ve mahşere onun öncülüğünde yürümeyi düşünmüş ve Eyüp’e defnedilmeyi bir bahtiyarlık olarak görmüştür. Ayrıca Eyüp Sultan şehri, İstanbul’un fethinde pek çok şehidin defnedildiği yerdir. Bu açıdan Eyüp mezarlığı, tarihte yer almış pek çok meşhur ismi bünyesinde barındırır. Nice tekke ve dergahın bulunduğu bir yer olmuştur. Bugünkü Piyer Loti tepesinin adı İdris Köşkü Tepesi idi. Nice yıllar Osmanlı’da ilmi ve irfanı ile hizmet etmiş, doğu ve güneydoğu Anadolu halkı üzerinde hatırı olan İdris-i Bitlisî’nin konağının bulunduğu yer olması itibarıyla bu ismi taşırdı.

      Hırka-i Şerif ziyareti: Sarayda başlayan hırka-i şerifin ziyareti için Hırka-i Saadet Dairesi’nde ayrı bir tören yapılırdı. Önce Peygamberimizin hırkasının bulunduğu oda gül suları ile yıkanır, temizlenirdi. Oradan çıkan gübürler çöpe atılmaz ayrıca saklanırdı. Hırka-i Şerif Camii’nde de Ramazan’ın son on beşinde ziyaretler yapılır/dı. Halka yönelik bu ziyaretlerde Peygamberimizin hırkasına el sürülmez ancak bir mendil üzerinden el sürülürdü. Bu dest-i mâli/mendili kişi hayatı boyunca saklar, vefat edince kefenine koydururdu. Yanında Hz. Peygamber’in kokusundan bir nebze teberrüken bulundurmak amacıyla.

…

    Bayram: Müslümanların dini yönden Ramazan ve Kurban bayramları vardır. Bu açıdan bayramların şenlik ve sürûr içinde geçmesi amacıyla Müslümanlar her türlü imkanı ortaya koymuş ve bunu kültüre dönüştürüp geleneksel hale getirmeye gayret etmiştir. Ramazan orucu gerçekte bedenî ibadet olsa da onu adeta malî bir şekle dönüştürebilmek adına nice maddi imkanlar seferber edilmiştir. Bu açıdan Ramazan bayramına hazırlık bâbında saray mutfağından külliyetli miktarda tatlılar hazırlanırdı. Buradaki baklavaları alıp asker ocaklarına götüren hususi bir ‘baklava alayı’ndan söz edilir. Tatlı yiyelim tatlı konuşalım deyişi belki de bununla ilgilidir.

    Ramazanın son on beşinden sonra evlerde genel bir temizlik yapılır, yufkalar açılır, baklavalar hazırlanır, pideler pişirilir/di. Allah’ın birliğini temsilen ‘Elif böreği’ (şimdilerde adı ‘sigara böreği’ olmuş! Tuhaf!...) yapılırdı. Aile efradı ve ziyarete gelmesi muhtemel kişiler için küçük hediye paketleri hazırlanır. Bu açıdan ailedeki küçüklere ‘bayramlık’ denilen hediyeler alınır. Osmanlı döneminde Ramazan ayında mesai, gündüz saat on birde başlar (gerçi öğlen sonrası da denilebilir) ikindide sona ererdi. Ayrıca memurlar, Ramazan’da çifte maaş alırdı. Genel itibarıyla maaşların biri, dönemin padişahının kendi imkanlarıyla ödenirdi. Bazı çocuklar bayramdan önce bayramlıklarını giyer ve sokaklarda sevinçli halleriyle arz ü endam ederlerdi ki, buna erkenden açmış çiçek anlamında, ‘Arife Çiçeği’ adı verilmiştir.

    Ramazan bayramının adı, fıtır bayramıdır. Fıtır, fıtrat, aslında insanın yaratılışındaki tabiatı anlamına da gelir. Özellikle çocukları ve fakirleri sevindirmek bu ayda daha çok önem kazanmıştır.

     Sürre alayları: Osmanlı Devleti, özellikle Haremeyn’deki (Mekke-Medine) ihtiyaç sahiplerini sevindirmek için Sürre Alayları çıkarmıştır. Çeşitli hediyelerle Medine ve Mekke’ye giden bu alay, Osmanlı’dan kutsal beldelere her yıl hediyeler götürmüş ve oradaki Müslümanları koruyup kollamayı bir vazife bilmiştir.

…

    Anlaşılan o ki, bir ibadeti ve hele bir dini, gerek sevmek ve sevimli hale getirebilmek oldukça emek isteyen bir iştir. Bunu temsil boyutu ile (yaşayarak) anlatabilmek ise ayrı bir maharettir. Kimileri yukarıda dile getirilen hususlara ‘bidat’ deyip üstünü çizebilir ve dinde bu tür şeylerin olmadığını da söyleyebilir. Halbuki sözü edilen unsurlar olmadan, hele de bugünkü yetişen nesli göz önüne aldığımızda, acaba bir din nasıl anlaşılabilir ve anlatılabilir?... Bu açıdan dinin yalın halinin kültür ve geleneğe dönüşmesi onun saflığından bazı şeyleri alıp götürebilir. Bunun farkında olmak lazım. Şu kadar var ki, kültür ve geleneğe dönüşmeden ya da içinde kültür ve geleneksel boyutları içermeyen bir din, insanlara ne ölçüde kişilik katabilir ? Çünkü biz insanlar, bilgiyi önce dış dünyadan duyularımızla alırız. Onlar duyumlara dönüşür. Duyumlar duyguları oluşturur. Duygular ise muhayyile ve müfekkireye yönelir. Nihayet düşünceye dönüşür. Düşüncenin bir ileri aşaması ise irfan boyutudur. Osmanlı’yı, akl-ı selim, zevk-i selim, kalb-i selim şeklinde üç selimin bir araya gelmiş hali olarak görenler vardır. Yukarıda anlatıldığı biçimiyle Ramazan, kalb-i selim boyutunun tecessüm etmiş hali gibidir. Öyle ya, Allah Teala, huzuruma kalb-i selim ile gelenler kıyamet gününde fayda bulur, buyurur. (Şuarâ, 26/89). Böyle bir kültürün oluşumunda geçmişten süzülüp gelen ve imparatorluk çapında bir birikimin olduğunu göz ardı edemeyiz. Zaten böylesine zengin bir kültür, ancak imparatorluk seviyesinde kendini gösterebilir.



[1] Konu ile ilgili bazı bilgilerin temininde Raşit Gündoğdu’nun ‘Osmanlı’da Ramazan Etkinlikleri’ isimli konuşmasından istifade edilmiştir. Kendisine müteşekkirim.

[2] http://islamansiklopedisi.org.tr/cer [Erişim: 18. 05.2020]

[3] Bkz. İsmail Kara, Müslüman İstanbul’a Mahsus Bir Gelenek: Mahya, İstanbul 2020, Dergah Yay.

Bu makale 446 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

YAZARLAR

Abdulfettah Ebû Gudde28 Mayıs 2020

TERÖRÜ LANETLİYOURUZ

  
 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

HAYDİ SOHBET EDELİM

SOHBET İÇİN TIKLAYINIZ
İSTATİSTİKLER

İSTATİSTİK

 Sitemizde 13 kategori, 2255  haber bulunmaktadır.

 Bu haberler toplam 14102783  defa okunmuş ve 2760 yorum yazılmıştır.

 

REKLAM ALANI

Kumruluyuz.biz Kumrukent.com © 2005 Tüm Hakları Saklıdır
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Kumruluyuz.biz & Kumruluyuz.com ve Kumrukent.com un© 2005 Her Hakkı Saklıdır. www.Kumruluyuz.biz , www.Kumruluyuz.com ve www.Kumrukent.com  un hiç bir kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısı yoktur. Tamamen kişisel bir sitedir. Web sitemizin dışında farklı siteler kaynak gösterilerek yayınlanan haber ve içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz. Web sitemizde yayınlanan Köşe Yazıları, Makaleler ve Yorumlardan Yazarların kendileri sorumlu olup; içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz.  Sitemizde yayınlanan içerikler izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Destek & Bilgi: admin@kumruluyuz.biz | Yazılım: Mydesign| Bu Site En İyi (Tüm Tarayıcılarla) 1024*768 Çözünürlükte Görüntülenir.

Altyapı: MyDesign