Kumru Tanıtım ve Haber Portalı
Anasayfa Haber Ara Foto Galeri Videolar Anketler Müzik Dinle Sitene Ekle Tollbar İletişim RSS

MENÜ

KUMRU

HABER 7 SON DAKİKA

HABER ARA


Gelişmiş Arama

SİTEMİZİ BEĞENİN

EN ÇOK OKUNANLAR

Mehmet Akif Düşüncesinde Temel Sorunlar ve Çözüm Yolları

Büşra KARATAŞ

20 Temmuz 2020, 20:21

Büşra KARATAŞ

Mehmet Âkif Ersoy hepimizin bildiği gibi “Milli Şair” olarak anılmaktadır. Aynı zamanda toplum sorunlarına çareler arayan bir düşünce adamıdır. Kendisi devamlı halkın arasında olduğu ve yaşadığı dönemdeki sıkıntılara bizzat tanık olduğu için meselelere sessiz kalmayarak onları çözüme kavuşturmaya çalışmıştır. Akif’in şiirlerinde bahsettiği sorunlar, öylesine anlatmış olmak için yazılan dizelerden çok halkın derdiyle dertlendiğini bizlere samimiyetle ifade etmektedir.

Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ta bahsettiği sorunlardan ilki tembelliktir. Şair ilim ile uğraşan kişilerin olmadığını, atalete meylin fazla olduğunu, kahvehanelerin dolu olduğunu anlatıyor. Allah çalışıyor, gökyüzü çalışıyor, tabiat çalışıyorken insanlar da çalışmalı diyen Akif, emek harcama ve gayret etmenin gerekliliğini, şu dizelerle dile getirir:

 

“Mâsiva bir şey midir, boş durmuyor Hâlik bile:

  Bak tecelli eyliyor bin şe’n-i gûnâgûn ile.

  Ey bütün dünya ve mâfîhâ ayaktayken, yatan!

  Leş misin, davranmıyorsun? Bari Allah’tan utan.” [birinci kitap s.71] [1]

 

“Atalet fıtratın ahkâmına madem ki isyandır;

  Çalışsın, durmasın her kim ki da’vasında insandır. [birinci kitap s.229]

 

“Bekayı hak tanıyan sa’yi bir vazife bilir;

   Çalış çalış ki beka sa’y olunursa hak edilir.”  [dördüncü kitap s.39]

 

“Şu madde yok mu ki almakta birçok eşkâli,

 Onun da varmadadır sa'ye asl-ı seyyali.

 Neden mi? Çünkü bütün kudretin tekasüfüdür.

 Zaman da sa'ye çıkar: Çünkü hep onunla yürür.

 Mekân da sa'ye varır: Sa'yi sıfra indiriniz,

 Mekân tasavvur edilmez, muhal olur hayyiz.”   [dördüncü kitap s.41]

 

“Kamer çalışmadadır, gökle yer çalışmadadır;

  Güneş çalışmada, seyyareler çalışmadadır.

  Didinmeden geri durmaz nücüm-i gisü-dar;

  Bütün alın teridir durmayıp yağan envâr!

  Yabancı sanmayınız seyredip de ecramı. . .

  Bir eski âiledir, gökyüzünde aramı.

  Şu var ki, merkezi tâ âsumanda olsa bile,

  Gelip gelip bizi besler kemal-i minnetle.” [dördüncü kitap s.42]

 

 “Bu harb işinde kazanmaktadır çalışmış olan;

  Çalışmayıp oturandır gebertilen, boğulan.

  Nedir muradı, bilinmez, fakat Hakim-i Ezel,

  Cihanı ma'reke halk eylemiş, hayatı cedel.

  Kimin kolunda mesai denen vefalı silah

  Görülmüyorsa, ümid etmesin sonunda felah.”   [dördüncü kitap s.53]

 

 “Değil mi ceng-i hayatın zebunu adem de?

  Mücahedeyle yaşar çaresiz bu âlemde.

  Evet, mücahede mahsülüdür hayat-ı beşer,

  O olmadıkça ne efrad olur, ne aileler.

  Görün birer birer efradı: Muttasıl çalışır;

  Bakın ki aileler durmayıp nasıl çalışır.

  Alın sırayla cemaati, sonra akvamı;

  Aceb cidal-i maişetten ayrılan var mı?”  [dördüncü kitap s.54]

 

“Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri,

 Üzengi öpmeye hasretti Garb'ın elçileri!

 O ihtişamı elinden niçin bıraktın da,

 Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?

“Kadermiş!” Öyle mi? Haşa, bu söz değil doğru;

 Belanı istedin, Allah da verdi.. Doğrusu bu.

 Taleb nasılsa, tabi'i, netice öyle çıkar,

 Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali mi var?

“Çalış!” dedikçe Şeriat, çalışmadın, durdun,

 Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!

 Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,

 Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

 Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,

 Yorulma, öyle ya, Mevla ecir-i hasın iken!

 Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,

 Birer birer oku tekmil edince defterini;

 Bütün o işleri Rabbim görür: Vazifesidir...

 Yükün hafifledi.. Sen şimdi doğru kahveye gir!”  [dördüncü kitap s.61]

 

“Demek: İnsan değilsin eylemezsen durmayıp ikdam.

 Neden geçsin sefaletlerle, haybetlerle, ezmanın?

 Neden azmin süreksiz, yok mudur Allah'a imanın?

 Çalış dünyada insan ol, elindeyken henüz dünya;

 Öbür dünyada insanlık değilmiş yağma, gördün ya!” [beşinci kitap s.35]

 

Atalete meylin fazla olması en mükemmel biçimde yaratılmış olan insanın latifelerini köreltmektedir. Akif şu dizelerinde insan çölde dahi kalsa emek harcama düşüncesinden aldığı ilham ile çöllerde her attığı adımda gölgelik vahalar bulur demiştir:

 

“Karanlıklarda gezsen, şeb-çerağın fikr-i hikmettir,

 Ki her işrakı bir sönmez ziya-yı sermediyyettir;

 Susuz çöllerde kalsan, bedrekan ilham-ı sa'yindir,

 Ki her hatvende eyler saye-küster vahalar zahir. .” [birinci kitap s.127]

 

Akif “Meyhâne” adlı şiirinde, herhangi bir işi olmayan hatta bir iş arama çabasında dahi bulunmayan ve karısının temizlik işlerinden kazandığı parayı da içki ve kumar ile harcayan bir adamın sebep olduğu sorunları işlemiştir. Şiirin giriş kısmında ise meyhanedeki insanların miskin ve tembel hâllerini şu şekilde anlatmıştır:

 

“Ne mazi var, ne atı, bak şu ayyaşın hayalinde…

Tutup bir zelır-i ateşnak dest-i bi-mecatinde,

Zeval-i ömrü bekler hem şebabın ta kemalinde!”  [birinci kitap s.80]

 

Mehmet Akif Ersoy “ Mahalle Kahvesi” adlı şiirinde ise mahalle kahvelerinin insanı tembelliğe sürüklediğinden, azminin önüne set çektiğinden bahsetmektedir ve onları Şark’ın ‘harîm-i kâtili’ olarak nitelendirmektedir. Akif bu mekânları insanları ailelerinden uzaklaştıran, zamanı israf ettiren, kötü alışkanlıklar edinilen, sorumluluğu ihmal ettiren yerler olarak düşünmektedir. Âkif’e göre çalışmak, çaba sarf etmek fıtratın, insan olmanın bir gereğidir. Ancak bu mekânlar o kadar menfidir ki, insanlar buralarda miskinliklerinden âdeta yaşayan ölülere dönerler. Şair bu düşüncelerini şu dizelerle bizlere aktarmıştır: 

 

 “ ‘Mahalle kahvesi!’ Osmanlılar bilir ne demek?

 Tasavvur etme sakın “Görmedim nedir?” diyecek.

 Dilenci şekline girmiş bu sinsi caniler,

 Bu, gündüzün bile yol vermeyen, haramiler,

 Adımda bir dikilir, azminin, gelir, önüne...

 Zavallı yolcunun artık kıyar bütün gününe!”  [birinci kitap s.183]

 

“Mahalle kahvesi Şark'ın harim-i katilidir;

 Tamam, o eski batakhaneler mukabilidir.

 Zavallı ümmet-i merhûme ölmeden gömülür;

 Söner bu hufrede idrâki, sonra kendi ölür…

 Muhît-i levsine dolmuş ki öyle manzaralar:

 Girince nûr-i nazar simsiyâh olur da çıkar!”  [birinci kitap s. 184]

 

Ayrıca Mehmet Akif Ersoy “Vaiz Kürsüde” adlı şiirinde Şark ve Garb’ı karşılaştırarak halktaki atalete değinmiştir. Garb’ın devamlı bir çalışma içerisinde olması ve yaptığı yeniliklerin biri ile yetinmeden kararlılık ve gayret ile çalışmaya devam etmesi ancak Şark’ın çalışmaması hatta adeta ‘hayatta mı değil mi’ bunu sorgulatacak kadar olan donukluğu Mehmet Akif’i derinden etkilemiştir ve Akif’e şu dizeleri yazdırmıştır:

 

Garb/Batı;

“Bakın mücahid olan Garb' a şimdi bir kerre:

 Havaya hükmediyor, kani' olmuyor da yere.

 Dönün de atıl olan Şark'ı seyredin: Ne geri!

 Yakında kalmayacak yeryüzünde belki yeri!

 Nedir şu bir sürü fenler, nedir bu san'atler?

 Nedir bu ilme tecelli eden hakikatler?

 Sefineler ki, yarar kıt'a kıt'a deryayı;

 Şimendüfer ki tarar buk'a buk'a dünyayı;

 Şu'ûn ki berke binip seslenir durur ovada;

 Balon ki, ruh-i kesifiyle yükselir havada . . .

 Hülasa, hepsi bu asar-ı dehşet-akinin,

 Bütün tekâsüfüdür toplanan mesainin.

 Aduvve karşı cehennem kusan mehib efvah;

 Omuzlarında savaik yatan sehab-ı sipah;

 Uyun-i hırsa aman vermeyen rida-yı medid:

 Kovuklarında yanardağ duran husûn-i hadid;

 Refah içinde ömür sürmeler, meserretler;

 Huzur-i hatıra makrun büyük saadetler;

 Te'eyyüd etmiş emeller, nüfuzlar, şanlar;

 Küçülmeyen azametler, sürekli umranlar...

 Eder neticede sa'yin tecessümünde karar.”  [dördüncü kitap s.55]

 

 Şark/Doğu;

“Zaman zaman görülen ahiret kılıklı diyar;

 Cenazeden o kadar farkı olmayan canlar;

 Damarda seyri belirsiz, irinleşen kanlar;

 Sürünmeler; geberip gitmeler, rezaletler;

 Nasibi girye-i hüsran olan nedametler;

 Harab olan azamet, tarumar olan ikbal;

 Sukut-i ruh-i umumi, sukut-i istiklal;

 Dilencilikle yaşar derbeder hükümetler;

 Esaretiyle mübahi zavallı milletler;

 Harabeler, çamur evler, çamurdan insanlar;

 Ekilmemiş koca yerler, biçilmiş ormanlar;

 Durur sular, dere olmuş hela-yı cariler;

 Isıtmalar, tifolar, türlü mevt-i sâriler;

 Hurafeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar;

 Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar..

 Ataletin o mülevves teressübatı bütün!

 Numune işte biziz… Görmek isteyen görsün!

 Bakın da haline ibret alın şu memleketin!

 Nasıldın ey koca millet? Ne oldu akıbetin?

 Yabancılar ediyormuş -eder ya- istikrah:

 Dilenciler bile senden şereflidir billah.

 Vakarı çoktan unuttun, hayâyı kaldırdın;

 Mukaddesatı ısırdın, Huda'ya saldırdın!

 Ne hatıratına hürmet, ne an'anatını yâd;

 Deden de böyle mi yapmıştı ey sefil evlad?

 Hayatın erzeli olmuş hayat-ı mu‘tadın;

 Senin hesabına birçok utansın ecdadın!

 Damarlarındaki kan adeta irinleşmiş;

 O çıkmak istemeyen can da bir yığın leşmiş!

 İade etmenin imkânı yoksa maziyi,

 Bu mübtezel yaşayıştan gebermen elbet iyi.

 Gebermedik tarafın kalmamış ya pek, zaten..

 Sürünmenin o kadar farkı var mı ölmekten?

 Sürünerek istediğin şey! Fakat zaman peşini

 Bırakmıyor, atacak bir çukur bulup leşini!

 Bugün sahife-i âlemde sen ki bir lekesin;

 Nasıl vücudunu kaldırmasın, neden çeksin?

 “İşitmedim” diyemezsin; işittin elbette;

 “Tevakkufun yeri yoktur hayat-ı millette.”

  Sükûn belirdi mi bir milletin hayatında;

   Kalır senin gibi zillet, esaret altında.”   [dördüncü kitap s.56]

 

Safahat’ta bahsedilen sorunlardan bir diğeri ümitsizliktir (yeis). Şair birçok yerde ümitsizliğe düşenin bir an evvel bu ruh halinden kurtulması gerektiğini anlatmıştır. Herkesin bir şeyler için azmetmekten kaçınıp ağlayıp feryad ederek ye’se düşmesi, çalışma imkânı varken çalışmayıp sadece sızlanmasını sefillik olarak nitelendirmiştir. Şairimiz sorunu bizlere şu dizelerle aktarmıştır:

 

“Ba’zen iki üç haybet olur rehzen-i ümmid

  İnsan o zaman etmelidir azmini teşdid.

  Ye'sin sonu yoktur, ona bir kerre düşersen

Hüsrana düşersin, çıkamazsın ebediyyen!

  Mahkûm olarak ye'se şu biçare peder de,

  Evladını şayed o karanlık gecelerde,

  Vaz geçmiş olaydı aramaktan, ne bulurdu?

  Elbet biri candan, biri canandan olurdu.” [birinci kitap s.120]

 

“Bırakın matemi, yahu! Bırakın feryadı;

  Ağlamak faide verseydi, babam kalkardı!

  Gözyaşından ne çıkarmış? Niye ter dökmediniz?

  Bari müstakbeli kurtarmaya bir azim ediniz.

  Ye'se hiç düşmeyecek zerrece imanı olan;

  Sade siz derdi bulun, sonra kolaydır derman. [ikinci kitap s.61]

 

“İkinci zümreyi teşkil eden cemaat ise,

  Hayata küskün olandır ki: Saplanıp ye'se,

 “Selametin yolu yoktur... Ne yapsalar boşuna!”

  Demiş de hırkayı çekmiş bütün bütün başına.

  Bu türlü bir hareket mahz-ı küfr olur; zira:

  Taleble amir olurken bir ayetinde Huda,

  Buyurdu: “Kesmeyiniz ruh-i rahmetimden ümid;

  Ki müşrikîn olur ancak o nefhadan nevmid.”[2]

  Bu bir; ikincisi: Ye'sin ne olsa esbabı,

  Onun atalet-i külliyyedir ki icabı,” [dördüncü kitap s.92]

 

Safahat’ta bahsedilen sorunlardan bir diğeri mütefekkirler/aydın sınıf ile avamın/halk tabakasının arasının açık olmasıdır. Mütefekkirler ilerlemenin ancak Batı’nın adımlarını takip ederek gerçekleşeceğini ve dinin ilerleme yolunda bir engel olduğunu düşünürken avam ise bir o kadar Batı’dan gelen yeniliklere kendini kapatmış durumdadır.

 

  “Sizde erbab-ı tefekkürle avamın arası

   Pek açık. İşte budur bence vücudun yarası.

   Milletin beyni sayarsak mütefekkir kısmı,

   Bilmemiz lazım olur halkı da elbet cismi.

   Bir cemaat ki dimağında dönen hissiyyat,

   Cismin a'sabına gelmez, durur aheng-i hayat;

   Felcin a'razını göstermeye başlar a'za.

   Böyle bir bünye için vermeli her hükme rıza.

  Mütefekkir geçinenler ne diyor sizde bakın:

 “Medeniyyette teâlîsi umumen Şark'ın,

   Yalnız bir yolu ta'kib ederek kabildir;

   Başka yollarda selamet gözeten gafildir.

   Bakarak hangi zeminden yürümüş Avrupalı,

   Aynı izden sağa, yahud sola hiç sapmamalı.

   Garb’ın efkârını mâl etmeli Şark'ın beyni;

   Duygular çıkmalı hep aynı kalıptan; ya'ni:

   İçtimai, edebi, hâsılı her mes'elede,

   Garb'ı taklid edemezsek, ne desek beyhude.

   Bir de din kaydını kaldırmalı, zira o bela,

   Bütün esbab-ı terakkimize engel hala!”

   Gelelim şimdi, ne merkezde avamın hissi...

   Şüphe yoktur ki tamamiyle bu fikrin aksi:

   Görenek neyse, onun hükmüne münkad olarak,

   Garb'ın efkârını, asarını düşman tanımak;

   Yenilik namına vahy inse kabul eylememek.”  [ikinci kitap s.62]

 

Özellikle mütefekkir kesimin, yükselmenin sırrını kendinden değil de dışarıdan, Batı’dan araması üzerine Mehmet Akif Ersoy, “Dünyanın doğusunu baştanbaşa gezdim. Arap, Acem, Tatar ayrımı yapmaksızın Müslüman milletlerin hepsini gördüm. Küçük insanların ruhunu inceledim, büyük insanların fikirlerini derinlemesine araştırdım. Japonların neden böyle yükseldiklerini, ilerleme sebeplerini yakından görmek istedim. Bu uzun boylu seyahatlerim ve çalışmalarım bana şu kanaati verdi: Yükselmenin sırrını başka yerlerde aramaya heveslenmeyiniz. Yükselmeyi hedefleyen bir millet, onu kendinde bulur, her alanda taklitçilik fayda sağlamaz”  [ikinci kitap]  demiş ve şu dizelerle bu görüşünü pekiştirmiştir:

 

“İnkişafatını bir milletin erbab-ı nazar,

 Kocaman bir ağacın tıpkı çiçeklenmesine,

 Benzetirler ki, hakikat, ne büyük söz bilene!

 Bu muazzam ağacın gövdesi baştan aşağı;

 Sayısız kökleri, tekmil dalı, tekmil budağı;

 Milletin sine-i mazisine merbut, oradan

 Uzanıp gelmededir… Öyle yaratmış Yaradan.

 Bir cemaat ki: Nihayet ona gelmez de iyi,

 Ağacın hey'et-i mecmuası, yahud çiçeği,

 Ta gider, sine-i milletten urup hâke serer;

 Milletin kendi olur işte o baltayla heder!

 İnkişaf etmesi atide de pek zordur onun:

 Çünkü meydanda kalan kütle yığınlarca odun!

 Hastalanmışsa ağaç, gösteriniz bir bilene;

 Bir de en çok köke baksın o bakan kimse yine.

 Aşılarken de vurun kendine kendinden aşı.

 Şayet isterseniz ağacın donanıp üstü, başı,

 Benzesin taze çiçeklerle bezenmiş geline;

 Geçmesin, dikkat edin, balta çocuklar eline!

 İşte dert, işte deva, bende ne var? Bir tebliğ…

 Size ait sizi tahlis edecek sa'y-i beliğ” [ikinci kitap s.70]

 

Safahat’ta bahsedilen bir başka mesele ise dakik olmaktır. Mehmet Akif bugünün işini yarına bırakıp tembellik yapmamamız ve ömrümüzün her saatini verimli bir şekilde kullanmamız gerektiğini şu dizelerle bizlere aktarır. Bu konuda İslam toplumunun halinden şikayet eder:

 

“Büyük bir şairin düstur-i hikmettir şu ihtarı;

 Velev duymuş da olsan yolsuz olmaz şimdi tekrarı:

“Geçen geçmiştir artık; an-ı müstakbelse mübhemdir;

  Hayatından nasibin: Bir şu geçmek isteyen demdir.”

 Evet, maziye ric'at eylemek bir kerre imkânsız;

 Ümidin sonra istikbal için sağlam mı? Pek cansız!

 Bugünlük iş bugün lazım yapılmak, yoksa ferdaya

 Bırakmışsan… O ferdalar olur peyveste ukbaya!

 Benim on beş yıl evvelden kalan işler durur hala;

 Yarın bir başlayıp yapsam demiştim, bak, demin hatta!

 Müsevvifler için dünyada mahvolmak tabi'idir.

 Bu bir kanun-i fıtrattır ki yok te'vili: Kat'idir.

 Sakın ey nur-i didem, geçmesin beyhude eyyamın;

 Çalış halin müsaitken… Bilinmez çünkü encamın.

 Diyorlar: “Ömrü insanın yetişmez kesb-i irfana…”

 Bu söz lakin değildir her nazardan pek hakimane.

 Muhakkaktır ya insanlar için bir gaye-i amal;

 Edenler ömrünün sa'atini hakkıyle isti'mal,

 Zaferyab olmasın isterse varsın asl-ı maksuda,

 Düşer bin maksad idrak eyleyip bir zıll-i memduda.”  [birinci kitap s.228]

 

Safahatta bahsedilen sorunlardan bir diğeri herkesin her işe el atmış olmasıdır. Bir işi uzmanına bırakmak yerine bilgisi olmayanların da o işi yapmaya kalkışması gelişmeye engeldir. Mehmet Akif Ersoy bu konu ile ilgili görüşünü şu şekilde dile getirmiştir:

 

“Sokarsa burnunu herkes düşünmeden her işe;

 Kalır selamet-i milliyyemiz öbür gelişe!

 Neden vezaifi taksime hiç yanaşmıyoruz?

 Olursa bir kişinin koltuğunda on karpuz,

 Öbür gelişte de mümkün değil selametimiz!

 Yazık, yazık ki, bu yüzden bütün felaketimiz.

 İşin reculleri kimlerse çıksın orta yere;

 Ne var, ne yok, bilelim, hiç değilse, bir kerre.

 Sabahleyin mütefelsif, ikindi üstü fakih;

 Sular karardı mı pek yosma bir edib-i nezih;

 Yarın müverrih; öbür gün siyasetin kurdu;

 Bakarsın: Ertesi gün ictihada pey vurdu! ...

 Hülasa, bukalemun fıtratinde zübbelerin

 Elinde maskara olduk…  Deyin de hükmü verin!”  [dördüncü kitap s.79]

 

Akif’in kaleme aldığı dizelerden anladığımız üzere onun gördüğü en ciddi sorunlardan bir diğeri mektep ve medrese çatışmasıdır. Tanzimat Fermanı’nın yayınlanması sonrası Batılılaşma hareketinin hızlanması ile birlikte eğitim alanında da yenilikler yapılmaya başlanmıştır. Geleneksel usullere göre eğitim veren medreseler hali hazırda eğitimlerine devam ederken bir yandan da modern mektepler açılmaya başlamıştır. Ancak mektepler halk tarafından tam olarak benimsenememiştir. Bu durum halk ve orada yetişen ‘mütefekkirler’ arasında bir çatışmaya sebep olmuştur. Mehmet Akif’e göre medreseleri kaderine terk ederek mektep açmak yerine medresede verilen eğitimi modernleştirmek için çabalamak gerekmektedir. Akif bu görüşünü şu dizelerle bizlere aktarmaktadır:

 

“- Dönüp dönüp bakıyorsun... Ne geldi hatırına?

  - Şu karşılıklı binalar düşündürür mü seni?

  - Niçin düşündürecek, önce söyle hikmetini...

  -Şu sağ taraftaki?

  - Mektep.

                 -Evet, bu cebhedeki?

  - Bir eski medrese olmak gerek... Değil mi?

  - Peki.

  - Peki nedir? Biraz izah edilse, çok eksik!

  - Zavallı milleti vahdet-cüda eden “ikili”

  Sırıtmıyor mu? O pis dişleriyle karşında?

  Nasıl tükürmesin insan şu hale baksın da?

  Yıkılmamış, ne kadar yıkmak istesek, iman;

  Ayırmak istemişiz sonra dini dünyadan.

  Ayırmışız, ederek Şer'i muttasıl ihmal;

  Asıl ikincisi olmuş, şu var ki, berzede-hal!” [dördüncü kitap s.34]

 

“Herkesin bildiği şey: Medrese, bir, mektep, iki.

- İşte arz eyliyorum zat-ı fazilanenize:

 İkisinden de hayır yok bu şeraitle bize.

- Galiba sen yeniden kızdıracaksın Köse'yi;

 Söyle, mirasyedi bey, kimdi yıkan medreseyi?

 Biz miyiz, siz misiniz? Sizsiniz elbet...

- Elbet!

- Yıktınız kazmaya kuvvet, ne de sür'atle!

- Evet.

- Bir hünermiş gibi ikrar ediyor ağzıyle...

- Çünkü mektep yapacaktık onun enkaziyle.

- Çünkü mektep yapacakmış!.. Ne kolay söylemesi!”  [altıncı kitap s.67]

 

Mehmet Akif Ersoy yaşadığı dönemdeki İstanbul sokaklarının hâlini de ince bir mizah anlayışıyla eleştirerek bu konu ile ilgili şu dizeleri kaleme alıştır:

 

“Bizim mahalle de İstanbul'un kenarı demek:

 Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek!

 Adım başında derin bir buhayre dalgalanır,

 Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır!

 Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,

 Selametin yolu insan için bu, başka değil!

 Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,

 Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak,” [birinci kitap s.64]

 

Akif, aile müessesesinin sarsıldığını ve insanların çevresindekilerin sorunlarını görmezden gelip adeta etrafındakilerin sıkıntılarına kör, sağır, dilsiz olduklarını şu dizelerle ifade ediyor:

 

“Evlenip aile teşkili bugün zor geliyor;

  Görüyorsun ya nikâhlar ne kadar seyreliyor!

    Eskiden zurnalar öttükçe feza inlerdi;

  O ne dehşetli düğünler, o ne derneklerdi

    Kurulur meydana harman gibi kırk elli sini,

    Tablalar yığmaya başlar koyunun beşlisini” [altıncı kitap s.49]

 

 “Bir, neyiz? Seyreyle artık, bir de fikr et, neymişiz?

   Din de kürkün aynı olmuş: Ters çevirmiş giymişiz!

   Nehy-i ma'ruf emr-i münkerdir gezen meydanda bak!

   En metin ahlakımız, yahud, görüp aldırmamak!

   Yıktı bin mel'un kalem namusu, bizler uymadık;

   “Susmak evladır” deyip sustuk... Sanırsın duymadık!” [üçüncü kitap s.43]

 

Mehmet Akif Ersoy şiir yazmaya başladığı ilk yıllarda çevrenin de etkisiyle birkaç tasavvufi şiir kaleme almış olsa da Meşrutiyet’ten sonra kaleme aldığı şiirlerinde tasavvufa karşı olumsuz bir tutuma sahip olduğu görülmektedir. Tasavvufu Türk milletini uyuşukluğa sevk eden bir sorun olarak görmesi böyle düşünmesine sebep olmuştur. Ancak onun Mısır hayatında kaleme aldığı Safahat’ın son kısmı tasavvufî düşünceyi ortaya koyar. Akif, Safahat’ta insanı miskinliğe sevkeden tasavvuf anlayışını şu mısralarla eleştirir:

 

“Üdeba doğrusu pek çok, kimi görsen: Şair.

  Yalınız, şi'rine mevzu iki şeyden biridir:

  Koca millet! Edebiyyatı ya oğlan, ya karı…

  Nefs-i emmare hizasında henüz duyguları!

  Sonra tenkide giriş: Hepsi tasavvufla dolu:

  Var mı sufiyyede bilmem ki ibahiyye kolu?

  İçilir, türlü şena'atler olur, bi-perva;

  Hafız'ın ortada divanı kitabü'l-fetva !

 “Gönül incitme de keyfin neyi isterse becer!”

  Urefa mesleği; a'la, hem ucuz, hem de şeker!”  [ikinci kitap s.42]

 

 “Sürdüler Türk'e “tasavvuf” diye olgun şırayı;

  Muttasıl şimdi “hakikat” kusuyor Sıdkı Dayı!

  Bu cihan boş, yalınız bir rakı hak, bir de şarab;

  Kıble: Tezgâh başı, meyhaneci oğlan: Mihrab.

  Git o “divan” mı ne karın ağrısıdır, aç da onu,

  Kokla bir kerre, kokar mis gibi “Sandıkburnu![3]” [altıncı kitap s.27]

 

 .Meşrutiyet’ten sonra Sırat-ı Müstakim’de çıkan şiirlerin bir araya toplanması ile meydana gelen “Safahat” içerik olarak .Abdülhamid zamanından başlayarak Balkan savaşları, Milli Mücadele yılları ve sonrasını kapsayan bir döneme yayılmıştır. Âkif, Osmanlı Devleti’nin çöküşüne şahitlik etmiştir. Aynı dönemde yaşadığı birçok şair gibi o da çoğu zaman kötümser bir tutum sergilemiştir. Dönemin şairlerinin yazdıkları şiirlerden de anlıyoruz ki yaşadıkları günlerin pek de güzel olmadığı görüşündedirler. O dönem adeta felaketler sağanağı altında yaşamış olmalarına rağmen Mehmet Âkif şiirlerinde bahsettiği sorunlara çözümler aramış, milletin emek ve çaba sarf ederek, imanî bir şuur ile uyanacağını düşünmüş ve bu görüşü destekler nitelikte şiirler kaleme almıştır. Bu çetin günlerde Mehmet Akif'in en çok ümit aşılayanlardan biri olduğunu da vurgulamak gereklidir. Âkif ‘i, bunca felaketi yaşadıktan sonra ye’se düşmekten kurtaran yegâne şey ise onun imanı olmuştur. Nurettin Topçu, Mehmet Âkif’in şiirine ilişkin bir değerlendirmesinde, bu şiirin şu üç kavram etrafında toplanabileceğini ifade eder: Ümit, iman, isyan.[4] Gerçekten de Akif’in şiirlerinde bu üç kavramı bariz bir şekilde görmekteyiz.

 

Safahat'ta bir bakıma toplum tahlil edilmiştir. Müslümanlar eleştirilmiş, Doğu ve Batı toplumları analiz edilmiştir. Mehmet Âkif eserinde genel olarak, halkın yaşadığı sosyo- ekonomik sorunları, İslamiyet'ten uzaklaşmayı, savaşların insanlar üzerindeki etkisini, toplumsal dönüşümü, cehaleti, tembelliği, ümitsizliği kendisine konu edinmiştir. Milletin derdiyle dertlenmiş, vatanın kurtuluşu için çözüm önerileri sunmuştur. Üstünde durduğu konuları ve çözülmesi için gerekenleri samimi, net bir şekilde dile getirmiştir. Safahat bütünü ile bir şiir kitabından çok daha fazlasıdır. Sezai Karakoç da Mehmet Akif Ersoy hakkında şunları söylemiştir: "Akif’in şiirinde fikir, eşya, insan ve zaman öyle bir kaynaşma içindedir ki, tezi şiirden ve şairden koparmak ve ayırmak mümkün değildir." Hasılı, Safahat yıllar geçmiş olmasına rağmen işlediği konularla bizim için büyük bir önem taşırken Mehmet Akif Ersoy şiirlerinde vurguladığı ümitvar öğütler ile bizlere örnek olmaya devam etmektedir.

 

 

 

 

 



[1] Çalışmada verilen sayfa numaraları Safahat’ın Dergâh yayınları baskısına aittir: Fazıl Gökçek, Safahat, Dergâh

Yayınları, İstanbul, 2014.

[2] Bu beyitte Hicr suresinin 55 ve 56. Ayetlerine atıf yapılmıştır.

[3] Köse İmam burada tasavvufi ekolün meyhane, kadeh, saki ve benzeri içki mazmunları etrafında yazılan bir şiir oluşuna dikkat çekerek bunu eleştirmekte ve bu şiirde tasavvuf adı altında dünyevi zevklerin örtüldüğünü ileri sürmektedir.

[4] Mehmet Âkif, Milliyetçiler Derneği Neşriyatı, 2. , İstanbul, 1961, b.s.43

Bu makale 10369 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

YAZARLAR

Mehmet Akif Ersoy'un Yetişme Şartları20 Temmuz 2020

TERÖRÜ LANETLİYOURUZ

  
 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

HAYDİ SOHBET EDELİM

SOHBET İÇİN TIKLAYINIZ
İSTATİSTİKLER

İSTATİSTİK

 Sitemizde 13 kategori, 2269  haber bulunmaktadır.

 Bu haberler toplam 15619709  defa okunmuş ve 2760 yorum yazılmıştır.

 

REKLAM ALANI

Kumruluyuz.biz © 2005 Tüm Hakları Saklıdır
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

www.Kumruluyuz.biz 'in hiç bir kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısı yoktur. Tamamen kişisel bir sitedir. Web sitemizin dışında farklı siteler kaynak gösterilerek yayınlanan haber ve içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz. Web sitemizde yayınlanan Köşe Yazıları, Makaleler ve Yorumlardan Yazarların kendileri sorumlu olup; içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz.  Sitemizde yayınlanan içerikler izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Destek & Bilgi: admin@kumruluyuz.biz | Yazılım: Mydesign| Bu Site En İyi (Tüm Tarayıcılarla) 1024*768 Çözünürlükte Görüntülenir.

Altyapı: MyDesign