| ||||||||||||
| ||||||||||||
| ||||||||||||
MENÜKUMRUAKTİF HABERHABER ARAFOTO GALERİSON YORUMLANANLAREN ÇOK OKUNANLARSİTEMİZİ BEĞENİN |
Ehliyet Meselesi ?
11 Aralık 2007, 22:07 Bir kısım insanlar, sıradan olayları değerlendirirken, genelde kendi bilgi ve tecrübesini kullanır. Bu normaldir. Yalnız ciddî konularda konuşmak ve çözüm üretmek, bayağı bir "ustalık" ve "hüner" ister. Bunun için de ehliyetli, yani kendi alanında "uzman" olan kişilere ihtiyaç vardır. -Peki, bu gerçek göz önünde bulunduruluyor mu? -Çok az. Bakmışsınız, bir kriz durumu söz konusu. Hemen ortaya, o malum kişiler ve çevreler çıkıp, başlıyorlar ahkâm kesmeye. Hele de konuşmalarına birkaç yabancı isim ve kelime kattılar mı, iş tamamdır. Bundan sonra karşı çıkmak, kimin haddine? Şunu açıkça söyleyebiliriz ki, "ehliyet ve iş ilişkisi"ni çözen toplumlar, hep ileri gitmişler; dikkate almayanlar ise, perişan olmuşlardır. Özellikle, son birkaç yüz yıldır, millet olarak, bu konuda, büyük bir bunalım geçirmekteyiz. Âkif bu durumu şöyle dile getirmektedir: Cemaatin arasından "kalırsa el beğenir; Ölürse yer beğenir" dört adam çıkarsa getir![1] Halbuki her alanda "yetişmiş insan"ın önemine vurgu yapan şu söz, çeşitli vesilelerle hatırlatılmaktadır. Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder! İş söze geldi mi, bunu kabul etmeyen kimse yok. Fakat uygulama yürekler acısı. Hem de her alanda. Gerçekten, yetişmiş insanlar iş başında olsaydı, eğitimden ekonomiye, ziraattan hayvancılığa, şehirleşmeden kalkınmaya, üniversitecilikten sanayileşmeye, dinden siyasete, iletişimden yönetime, hukuktan uluslar arası ilişkilere kadar, bu derece başımız ağrımazdı. Ehliyetli insan hiç mi yetiştiremiyoruz? Ara sıra, elbette çıkıyor. Onlar da, beyin göçü çerçevesinde, ya yurt dışına kaçıyor; ya da ehliyetsiz insanların sultası altında inim inim inletiliyor. Bunun kültürümüzde bir adı var. Aslanı kediye boğdurmak! Aynen öyle. Bir kere temel kaide şöyle konmuş: Ne olursan ol, suya sabuna dokunmayacaksın. Üstlerini kesinlikle geçmeye çalışmayacaksın. Saçma sapan sözler de etse, "hikmet buyurdunuz efendim" diyeceksin! Hâlbuki kalkınma ve ilerlemenin yolu, hür düşünce ve eleştiriden geçer. Yalnız şu düşünceye hep şaşarım. Bazı hünerli kişilere, öldükten sonra o kadar değer veriliyor ki. Bu konuda, kulaktan kulağa duyulan şu şiir oldukça anlamlıdır: Sağlığında nice ehli hünerin, Bir tutam tuz koyan olmaz aşına. Öldürüp evvel onu açlıktan, Sonra bir türbe dikerler başına! Bu arada, benim aklımın almadığı bir nokta daha var. Sahalarında iyi yetişmiş olarak kabul edilen bazı kişiler, işe adam alırken, nasıl oluyor da, son derece zayıf ve yeteneksiz kişileri tercih edebiliyor? Öyle anlaşılıyor ki, burada, ciddî bir "ahlâk problemi" söz konusu. Yani, yetişmiş insanların bir kısmı da, maalesef, egoist. Sormak lâzım. -Biz bu hâle nasıl geldik? Dışarıdan ve içerden bazı kişi ve çevreler, Müslüman olduğumuz için bu duruma düştüğümüzü iddia ediyor. Fakat Müslümanlığın kitabında (Kur'an'da) böyle bir şey yazmıyor. Tam aksine, emânetlerin (görevlerin), o alanda ehil olan kimselere verilmesini ve insanlar arasında hakemlik yapıldığında da adâlete riayet edilmesini emrediyor.[2] Nitekim Hz. Peygamber'in uygulamaları da, tamamen bu yöndedir. Bu konuda, o kadar çok örnek vardır ki; yazılsa bir kitap olur. İşin Müslümanlık boyutu böyle. Bir de konuya, iki yüz yıldır benzemeye çalıştığımız Hıristiyan dünyası, yani "Avrupa Birliği" açısından bakalım. Bu toplum, bir zamanlar bilime de, hakka hukuka da yüz çevirmişti. Ama Rönesans'tan sonra, yetenekleri, ehliyeti ve hukuku ön plâna aldığı iddia ediliyor. Yalnız teknoloji alanında kalkınmasının temelinde, ihtisasa önem verdiğini inkâr etmek mümkün değildir. Peki şimdi, bizim konumumuzu nasıl izah edeceğiz? Öyle sanıyorum ki, şu hikâye konuyu anlamamıza biraz yardımcı olur: Bir gün, bir kilisenin çanının üstüne bir karga konup kirletir. Bir defa olsa, neyse. Nerdeyse her gün böyle! Bunu gören kilise görevlileri fena halde kızar. Ve kendi kendilerine söylenmeye başlarlar. -Yoksa bu karga Müslüman mı? Tereddütlerini gidermek için, karganın konduğu yere, bir tas içinde şarap koyarlar. Eğer içmezse, kesinlikle Müslüman'dır. Karga yamandır. Hem şarabı içer, hem de çanı kirletir. Bu nasıl iş? Sonra dayanamayıp sorarlar. -Eğer Hıristiyan olsaydın, çanı kirletmezdin. Müslüman olsaydın, şarabı içmezdin. Söyle, ne taraftansın? Ne dersiniz; biz de kendi kendimize soralım mı? Ehliyeti ön plâna alan bir anlayışa uymada hangi taraftayız? Hıristiyan âlemine uyuyoruz desek, yok. Müslüman olduğumuzu iddia etsek; bu konuda, kitabı da peygamberi de bir tarafa atmışız. Öyle sanıyoruz ki, başka bir vadide dolaşarak kendimizi aldatıyoruz! Bir an önce bu işin adını koymak lâzım. Prof.Dr.Abdullah ÖZBEK
[1] M. Âkif Ersoy, Safahat, İnkilâp ve Aka Kitabevleri, (Eseri tertip eden: Ömer Rıza Doğrul), 8. Baskı, İst. 1966, s,249. [2] Bakınız: Kur'an, Nisa, 4/58. Bu makale 1426 defa okunmuştur.
|
YAZARLAR
TERÖRÜ LANETLİYOURUZGOOGLE TRANSLATETÜM GAZETE MANŞETLERİORDU'DA HAVA DURUMUİSTATİSTİKSitemizde 13 kategori, 1344 haber bulunmaktadır. Bu haberler toplam 2304208 defa okunmuş ve 1967 yorum yazılmıştır.
|
||||||||||
|
Kumruluyuz.biz© 2005 Tüm Hakları Saklıdır
Altyapı: MyDesign |
||||||||||||